- 15/05/2012 | senbilirsinabla:Owen Wilson’un canlandırdığı Gil,...
- 14/05/2012 | senbilirsinabla:Yine de ana kız, 1881 doğumlu...
- 14/05/2012 | senbilirsinabla:“Abla” yazarın “Midnight in...
- 18/04/2012 | okuyucu:“Yeraltı̶ 1; “Yeraltı̵ 7;ndan...
- 18/04/2012 | okuyucu:“Güzel Günler Göreceğiz”...
“Yıl 1925. Kral 5. George dünya halkının çeyreğine hükmetmekte. İkinci oğlu olan York Dükü’nden Wambley, Londra’daki şölenin kapanış konuşmasını yapmasını rica etmiştir.”
Bu yılın en çok konuşulan filmi hiç şüphesiz 2011 Akademi Ödüllerinde “En iyi Film” dâhil olmak üzere 4 dalda Oscar Ödülü alarak törene damgasını vuran The King Speech oldu. Bunun da en büyük sebebi muhteşem performanslarla desteklenen gerçek bir tarihi hikâyenin usta ellerde perdeye yansıtılmış olması.
Halk karşısında sıkıntılı ve keyifsiz bir şekilde duran York Dükünü (Colin Firth) göreceğiz filmin başında. Babası Kral 5. George ondan bir konuşma yapması ister ama o birkaç kelimeden sonra ağzını bile açamaz. Aslında açmak ister ama açamaz…
4-5 yaşlarındayken kekeme olan York Dükü’nün konuşmasında bu zamana kadar hiçbir ilerleme gözükmez. Karısının isteğiyle gelen bütün doktorlarda denedikleri ilginç tedavi yöntemleri ile kekemeliğe bir çözüm bulamazlar. Umudunu iyiden iyiye yitiren York Dükü (Ya da Prens Albert) tedavi olmaktan vazgeçer. Ta ki karısı ilginç bir terapisti keşfedene kadar. Fakat ismi Lionel Logue (Geoffrey Rush) olan bu terapistin hem yöntemleri hem de kendisi biraz (!) farklıdır. Kraliyet ailesinden olmamasına rağmen York Düküne ismi ile hitap eder, özel hayatına müdahale etmeye çalışır ve ona arkadaşıymış gibi davranır. York Dükü ilk zamanlarda bu durumdan fazlasıyla rahatsız olur ve tedavi olmayı reddeder. Ancak daha sonra bu ilginç adamın ona yardım edebileceğini düşünecektir. Ve hatta tedavi olmayı kabul edecektir…
A Single Man filmi ile Oscar’a aday olan Colin Firth, The King Speech’te York Dükü’nü ya da Kral 6. George’u adeta yeniden ete-kemiğe büründürerek rolünün hakkını sonuna kadar veriyor ve bu sefer Oscar’ı (fazlasıyla hak ederek) alıyor. Terapist Lionel Logue rolünde 4 Oscar adaylığı ve 1 Oscar sahibi Geoffrey Rush ise harika kullandığı mimikleri ile insanüstü bir performans sergileyerek izleyen herkesi kendine hayran bırakmayı başarıyor.
The King Speech’in senaryosu TV kökenli David Seidler’e ait. Çocukluğunda yaşadığı savaşın travmasından ve sonra da ailesinin soykırıma uğramasından dolayı kekemelik yaşadığına inanan David Seidler, Kral 6. George’un da kekeme olduğunu çocukken öğreniyor ve bundan oldukça etkileniyor. Hatta bunu şöyle ifade ediyor:
“Burada Kral olan bir kekeme vardı ve söylediği her hecenin herkes tarafından dinlendiği bir radyo konuşması yapmak zorundaydı. Yine de bunu oldukça tutkulu ve çarpıcı bir şekilde yaptı.”
Yetmişler ve seksenleri Kral ile ilgili geniş araştırmalar yaparak geçiren senarist, en sonunda Kral’ın terapisti Lionel Logue’un oğluna ulaşıyor ve babasının günlüklerini okumak istiyor ama Kraliçe, kendisi yaşarken günlüğe dokunulmamasını istediğinden dolayı bu proje 2010 yılına kalıyor. Şimdiye kadar pek parlak bir işi olmayan David Seidler, bu filmle hem Oscar’ı hem de Bafta’yı kucaklıyor.
Red Dust ve The Damned United filmlerinden tanıdığımız yönetmen Tom Hooper ağır temposuna rağmen izleyicinin merakını sonuna kadar ayakta tutan bir filme imza atarak gerçekten de övgüyü hak ediyor. Ayrıca “En İyi Yönetmen” Oscar’ını alarak kariyerine yeni bir başlangıç da yapmış oluyor.
Not 1: Filmin sonunda kralın yaptığı savaş konuşmasının savaşı bile gölgede bırakmasının fazlasıyla ironik olduğunu söylemeden edemeyeceğim.
Not 2: Kralın gerçek konuşmasını merak ediyorsanız tıklayın…
- Kategori:
- 2010
|- Biyografi
|- Drama
|- Sinema Filmi
|- Tarih
- Etiketler:
Colin Firth, David Seidler, Geoffrey Rush, Helena Bonham Carter, Tom Hooper - IMDb:
http://www.imdb.com/title/tt1504320/



(3 oy, ortalama: 8,67)
22 Eylül 2011 17:57
Açıkçası ben filmi pek sevemedim. Meşhur Akademi Kurulu bu sefer de “Dünyanın en büyük ödülü” olduğunu iddia ettiği heykelciği “konuşma zorluğu çeken bir liderin tedavi süreci”ne verince Oscarlara olan inancımı iyice yitirmiştim. Ben de filmle ilgili görüşlerimi paylaşacağım bir yazıyla ama beğenmedim genel olarak.
22 Eylül 2011 20:14
Bende filmi çok beğendiğimi söyleyemem. Oscar’ı da hak ettiğini düşünmüyorum ama film uzun süresine rağmen pek sıkmadan kendini izlettiriyordu. Ayrıca ben Oscar’a olan inancımı çok önceden yitirmiştim :D
Not: Yazını merakla bekliyorum :D