<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Sinemablog &#187; 2008</title>
	<atom:link href="http://www.sinemablog.com/sinema/yil/2008/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.sinemablog.com</link>
	<description>Sinema Kültürü</description>
	<lastBuildDate>Tue, 27 Jul 2010 20:25:24 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.0</generator>
		<item>
		<title>Chiko</title>
		<link>http://www.sinemablog.com/chiko.html</link>
		<comments>http://www.sinemablog.com/chiko.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 27 Jul 2010 20:21:33 +0000</pubDate>
		<dc:creator>okuyucu</dc:creator>
				<category><![CDATA[2008]]></category>
		<category><![CDATA[Drama]]></category>
		<category><![CDATA[Sinema Filmi]]></category>
		<category><![CDATA[Suç]]></category>
		<category><![CDATA[Özgür Yıldırım]]></category>
		<category><![CDATA[Denis Moschitto]]></category>
		<category><![CDATA[Fahri Ogün Yardım]]></category>
		<category><![CDATA[Moritz Bleibtreu]]></category>
		<category><![CDATA[Philipp Baltus]]></category>
		<category><![CDATA[Reyhan Şahin]]></category>
		<category><![CDATA[Volkan Özcan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sinemablog.com/?p=1740</guid>
		<description><![CDATA[Malumunuz son dönemde Almanya&#8217;dan, Türk mü Alman mı olduğu pek kestirilemeyen yapımlar ardı ardına gelmeye başladı, gelmeye de devam ediyor. Fatih Akın&#8217;la dikkati çeken bu Türk-Alman filmlerinin tam olarak Türk filmi oldukları da söylenemez. Bir örnek vermek gerekirse, &#8220;Soul Kitchen&#8221; filmiyle ilgili bir röportaj yapan Fatih Akın &#8220;Soul Kitchen&#8217;ın Türkiye&#8217;deki gişe rakamını önemsiyor musunuz?&#8221; sorusuna ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Malumunuz son dönemde Almanya&#8217;dan, Türk mü Alman mı olduğu pek kestirilemeyen yapımlar ardı ardına gelmeye başladı, gelmeye de devam ediyor. Fatih Akın&#8217;la dikkati çeken bu Türk-Alman filmlerinin tam olarak Türk filmi oldukları da söylenemez. Bir örnek vermek gerekirse, &#8220;Soul Kitchen&#8221; filmiyle ilgili bir röportaj yapan Fatih Akın &#8220;Soul Kitchen&#8217;ın Türkiye&#8217;deki gişe rakamını önemsiyor musunuz?&#8221; sorusuna oldukça düşündürücü bir cevap vermişti: &#8220;Tabii ki. Türkiye benim ülkem sayılır!&#8221; Zaten kendisi &#8220;Duvara Karşı&#8221; ile Altın Ayı aldığında filminin bir Türk-Alman filmi olduğunu söylemişti. Biz de &#8220;Bal&#8221;ın eşdeğerdeki başarısına, &#8220;Duvara Karşı&#8221;dan çok daha fazla sevinmiştik.</p>
<p>Sonuç olarak sevinsek de kızsak da, Almanya&#8217;da böyle bir tür yaratılmış durumda. &#8220;Chiko&#8221; da nispeten bu türün ürünü sayılabilir. Fakat &#8220;Chiko&#8221;da, Türklerin bölgeye uyum sorunu gibi bir kavram ele alınmıyor, daha çok bir mafya hesaplaşmasıyla kaynaşan bir arkadaşlık ilişkisi söz konusu.</p>
<p>Filmin asıl kahramanı Chiko&#8217;nun gerçek adı İsa. Soyadından ötürü böyle bir lakap kazanmış. Chiko, uyuşturucu işinden para kazanmak isteyince, yakın iki arkadaşıyla birlikte, bölgenin liderinin gözüne girmeye çalışıyor. Fakat işler ters gidince, arkadaşının intikamını almak da Chiko&#8217;ya düşüyor. Chiko intikam almakta gecikince, üstelik üstüne, intikam alacağı kişiden iyi bir iş teklifi de alınca, arkadaşlarını bir kenara bırakıp hayallerini süsleyen hayata doğru yelken açıyor&#8230;</p>
<p>Şunu söylemekte fayda var, &#8220;Chiko&#8221; Fatih Akın&#8217;ın filmi &#8220;Kısa ve Acısız&#8221;a ve &#8220;Yaralı Yüz&#8221;e oldukça benziyor. Chiko, arakadaşlarına çok bağlı biriyken, birden önüne çıkan bir fırsat sayesinde, alanında yükselmeye başlıyor. Bu yükselmenin de bir bedeli oluyor tabii. Chiko, yeni yaşamına alıştıkça, işlerin kontrolü de yavaş yavaş elinden çıkıyor. Son olarak büyük bir ikilemin ortasında kalan Chiko, hangi tercihi yaparsa yapsın zarar göreceği bir durumun içinde buluyor kendini.</p>
<p>Filmin oyuncu kadrosunda Denis Moschitto, Moritz Bleibtreu, Fahri Ogün Yardım, Volkan Özcan, Reyhan Şahin ve Philipp Baltus yer alıyorlar. Chiko rolünde Denis Moschitto, başlangıçta gereksiz bir öfke yansıtsa da sonradan durumu toparlıyor. Filmin yönetmeni ise Özgür Yıldırım.</p>
<p>Son olarak filmin 2008 Berlin Film Festivali&#8217;nde gösterildiğini de ekleyelim.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sinemablog.com/chiko.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>The Tale of Despereaux &#124; Despero</title>
		<link>http://www.sinemablog.com/the-tale-of-despereaux-despero.html</link>
		<comments>http://www.sinemablog.com/the-tale-of-despereaux-despero.html#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 24 Jul 2010 01:49:05 +0000</pubDate>
		<dc:creator>okuyucu</dc:creator>
				<category><![CDATA[2008]]></category>
		<category><![CDATA[Aile]]></category>
		<category><![CDATA[Animasyon]]></category>
		<category><![CDATA[Fantastik]]></category>
		<category><![CDATA[Komedi]]></category>
		<category><![CDATA[Macera]]></category>
		<category><![CDATA[Sinema Filmi]]></category>
		<category><![CDATA[Dustin Hoffman]]></category>
		<category><![CDATA[Emma Watson]]></category>
		<category><![CDATA[Frank Langella]]></category>
		<category><![CDATA[Kevin Kline]]></category>
		<category><![CDATA[Mattew Broderick]]></category>
		<category><![CDATA[Rob Stevenhagen]]></category>
		<category><![CDATA[Sam Fell]]></category>
		<category><![CDATA[Sigourney Weaver]]></category>
		<category><![CDATA[Tolga Çevik]]></category>
		<category><![CDATA[William H. Macy]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sinemablog.com/?p=1675</guid>
		<description><![CDATA[Hemen söylemekte yarar var, &#8220;The Tale of Desperaux-Despero&#8221; pek de büyüklere hitap eden bir film değil. Diğer türdeşlerinin aksine yapım, daha çok küçük izleyicilere hitap etmeyi tercih etmiş. Ancak bu, yetişkin izleyicinin filmden hoşlanmayacağı anlamına gelmiyor. Öncelikle filmin, &#8220;Gladyatör&#8221;ü anımsatan çok güzel bir sahnesi var ki, bu kısımda sadece bu fikir bile insanı güldürmeye yetiyor. ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Hemen söylemekte yarar var, &#8220;The Tale of Desperaux-Despero&#8221; pek de büyüklere hitap eden bir film değil. Diğer türdeşlerinin aksine yapım, daha çok küçük izleyicilere hitap etmeyi tercih etmiş. Ancak bu, yetişkin izleyicinin filmden hoşlanmayacağı anlamına gelmiyor. Öncelikle filmin, &#8220;Gladyatör&#8221;ü anımsatan çok güzel bir sahnesi var ki, bu kısımda sadece bu fikir bile insanı güldürmeye yetiyor. Ayrıca filmin oldukça sağlam bir seslendirme kadrosu da bulunuyor. Mattew Broderick, Dustin Hoffman, Kevin Kline, Frank Langella, William H. Macy, Emma Watson ve Sigourney Weaver. Dolayısıyla seslendirme kadrosu oldukça ilgi çekici. Filmin Türkçe selendirmesinde, sevimli fare Despero’yu Tolga Çevik seslendiriyor. Filmin iki yönetmeni var: Sam Fell ve Rob Stevenhagen.</p>
<p>Film olmayan bir Dor krallaığında geçmekte. Her yıl, bu krallıkta yapılan çorba, yöre sakinlerini oldukça mutlu etmekte. Zaten bu süreç, bir festival havasında kutlanıyor. Fakat bir gün, Roscuro adlı bir sıçan ortalığı karıştırınca, eşini kaybeden kral çorba yapımını yasaklıyor ve tüm farelerin ve sıçanların krallığınıda yaşamasına izin vermeyeceğini belirtiyor. Bu girişin ardından sevimli fare Despero’ya geçiyoruz. Despero, bazen kendisine paraşüt görevi gören kocaman kulaklarıyla, oldukça sevimli bir fare, fakat arkadaşlarına göre biraz asi kalıyor çünkü Despero, kedilerden veya insanlardan veya sıçanlardan pek korkmuyor. Bir gün meclisin aldığı bir kararla, yaşadığı yerden kovulan Despero, kendisini bekleyen tehlikelere karşı savaşmak zorunda kalıyor…</p>
<p>Filmin hikayesinde birçok kırılma ve yan unsur mevcut. Bu sebeple konu da bir süre sonra dallanıp budaklanıyor. Film, asıl gücünü bir iki gönderme veya hikayesiyle değil, Despero’nun sevimliliğinden alıyor. Despero’nun, özellikle sıçanlar arasındaki saf ve masum duruşu, Despero’yu izleyiciye de yakınlaştırıyor. Fakat film, takdire değer bir politik gönderme dışında, daha çok öğüt verici bir havada ilerliyor. Bu durum küçük izleyicilerin ilgisini çekebilir, ama yetişkin izleyici, Despero’nun sevimliliği dışında başka şeyler de görmek istiyorsa, pek tatmin olmayacaktır. Tabii “Gladyatör”ü anımsatan kısmı bunun dışında tutuyorum.</p>
<p>Bir animasyon efsanesi olamayacağı nerdeyse kesin olan film, yine de hoş bir boş zaman seyirliği olabilir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sinemablog.com/the-tale-of-despereaux-despero.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>The Burning Plain &#124; Aşk Ateşi</title>
		<link>http://www.sinemablog.com/the-burning-plain-ask-atesi.html</link>
		<comments>http://www.sinemablog.com/the-burning-plain-ask-atesi.html#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 17 Jul 2010 21:50:27 +0000</pubDate>
		<dc:creator>okuyucu</dc:creator>
				<category><![CDATA[2008]]></category>
		<category><![CDATA[Drama]]></category>
		<category><![CDATA[Romantik]]></category>
		<category><![CDATA[Sinema Filmi]]></category>
		<category><![CDATA[Suç]]></category>
		<category><![CDATA[Charlize Theron]]></category>
		<category><![CDATA[Guillermo Arriaga]]></category>
		<category><![CDATA[Joaquimde Almedia]]></category>
		<category><![CDATA[John Corbett]]></category>
		<category><![CDATA[Kim Basinger]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sinemablog.com/?p=1604</guid>
		<description><![CDATA[Başından sonuna kadar dramatik yönü ağır basan “The Burning Plain-Aşk Ateşi”, çekici bir film olmasa da sıra dışı kadın karakterler barındırmasından dolayı dikkate değer. Filmde, yalnızca 3-4 yıl önce,oynadığı filmlerden ziyade güzelliği ve zarafeti ile sık sık gündeme gelen fakat şimdilerde bu iki kavramın çok çok uzağında olup, oyunculuğuyla ayakta durmaya çalışan Charlize Theron başrolde. ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Başından sonuna kadar dramatik yönü ağır basan “The Burning Plain-Aşk Ateşi”, çekici bir film olmasa da sıra dışı kadın karakterler barındırmasından dolayı dikkate değer.</p>
<p>Filmde, yalnızca 3-4 yıl önce,oynadığı filmlerden ziyade güzelliği ve zarafeti ile sık sık gündeme gelen fakat şimdilerde bu iki kavramın çok çok uzağında olup, oyunculuğuyla ayakta durmaya çalışan Charlize Theron başrolde. Tecrübeli oyuncu Kim Basinger, daha çok kötü rollerde görmeye alışık olduğumuz Joaquimde Almedia ve John Corbett da filmde yer alan diğer oyuncular. Joaquimde Almedia, bir röportajında, filmle ilgili, kendine kötü bir rol gelmediğini görünce oldukça şaşırdığını söylemiş ve filmde, özellikle sevişme sahnelerinde Kim Basinger’dan oldukça yardım aldığını belirtmişti.</p>
<p>Filme geçersek, filmde Sylvia adlı (Charlize Theron) oldukça mutsuz bir kadının hayatını izliyoruz. Kendisinin mutsuzluğu, daha çok cinsel hayatına yansıyor. Adeta gömlek değiştirir gibi sevgili değiştiren Sylvia, kendi mutsuzluğunu çevresindeki erkeklere de sirayet ettiriyor. Sylvia’nın neden bu kadar mutsuz ve tutarsız olduğunu, filmin ilerleyen kısımlarında bir şekilde fark ediyoruz fakat bu cevaplar da Sylvia’nın bu durumunun mazereti olacak kadar yeterli değil. Dolayısıyla Sylvia’nın, sinemada işlenmekten itina ile kaçınılan bir kadın karakter olduğunu söylemek mümkün. Aslında filmdeki kadın karakterlerin sebepsiz yanlışları, filmde en dikkat çeken unsur zaten. Zira Basinger’ın hayat verdiği Gina da, kocasını aldatmaktan kaçınmıyor. Bunun sebebi de belirsiz. Gina’nın geçirdiği bir ameliyat sonucu göğsünün alınması buna neden olarak gösterilebilir fakat bu durum da, kocasının onun üstündeki sevgisini azaltmış gözükmüyor. Mutlu bir evliliği, çocuklarına ve kendisine anlayışlı davranan bir kocası olan Gina’nın, böyle bir yola neden girdiğini kestirmek zor.</p>
<p>Filmde dikkat çeken bir nokta da, filmin yönetmeni ve yazarı Guillermo Arriaga’nın daha önceki işlerinde de görüldüğü gibi bir noktada kesişen ve farklı zamanlarda geçen bir hikayeye odaklanma oluyor. Arriaga daha önce “Paramparça Aşklar ve Köpekler” ile başlayan üçlemenin yazarlığını yapmıştı hatırlarsanız. Orada, sınırlar arasında dolaşan hayatlar, burada da benzer şekilde karşımıza çıkıyor. Yalnız buradaki karamsarlığın daha yüksek dozda olduğunu belirtmekte yarar var. Öyle ki; filmin ilk kısımlarında bu karamsarlık, filmin aleyhine işliyor. Bu yüzden filmin, en başından içine dahil olunan bir yapısı olmadığını belirtebiliriz.</p>
<p>Son olarak filmin Venedik Film Festivali’nde Marcello Mastroıannı ödülü aldığını da ekleyelim.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sinemablog.com/the-burning-plain-ask-atesi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ip Man</title>
		<link>http://www.sinemablog.com/ip-man.html</link>
		<comments>http://www.sinemablog.com/ip-man.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 29 Jun 2010 00:15:58 +0000</pubDate>
		<dc:creator>okuyucu</dc:creator>
				<category><![CDATA[2008]]></category>
		<category><![CDATA[Aksiyon]]></category>
		<category><![CDATA[Biyografi]]></category>
		<category><![CDATA[Drama]]></category>
		<category><![CDATA[Sinema Filmi]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Donni Yen]]></category>
		<category><![CDATA[Ka Tung Lam]]></category>
		<category><![CDATA[Simon Yam]]></category>
		<category><![CDATA[Siu-Wong Fan]]></category>
		<category><![CDATA[Wilson Yip]]></category>
		<category><![CDATA[Yu Xing]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sinemablog.com/?p=1538</guid>
		<description><![CDATA[“Ip Man”i çekici kılan en önemli unsur, hem son dönemde örneklerine sık rastlayamadığımız iyi dövüş filmlerinden olması, hem de anlattığı karakterin efsane isim Bruce Lee ile bağlantısı. “Ip Man”in oyuncu kadrosunda Donni Yen, Simon Yam, Ka Tung Lam, Siu-Wong Fan ve Yu Xing yer alıyorlar. Filmin yönetmeni Wilson Yip. Lafı uzatmadan önce Bruce Lee’nin Ip ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>“Ip Man”i çekici kılan en önemli unsur, hem son dönemde örneklerine sık rastlayamadığımız iyi dövüş filmlerinden olması, hem de anlattığı karakterin efsane isim Bruce Lee ile bağlantısı.</p>
<p>“Ip Man”in oyuncu kadrosunda Donni Yen, Simon Yam, Ka Tung Lam, Siu-Wong Fan ve Yu Xing yer alıyorlar. Filmin yönetmeni Wilson Yip.</p>
<p>Lafı uzatmadan önce Bruce Lee’nin Ip Man’le bağlantısını söylersek, Ip Man Bruce Lee’nin hocası! Daha doğrusu Bruce Lee’nin temel aldığı dövüş tekniğinin tarzı ona ait. Film, Ip Man’in hayatını irdeleyen bir biyografi örneği olduğundan, bu ilişkiye de haliyle girmiyor ve bu bilgiye yalnızca filmin sonunda yer veriyor. Başroldeki Donni Yen’in Ip Man karakterine büyük bir sempati kattığını ve çok başarılı bir iş çıkardığını da belirtelim.</p>
<p>Film 1935 yılında başlıyor. Çin’deki küçük bir bölgede, dövüş sanatı öğretimi veren pek çok okul aynı sınırlar içinde faaliyetini sürdürüyor. Bölgenin dövüş sanatı becerisi konusundaki yegane lideri Ip Man ise hiçbir öğrenciye eğitim vermiyor. Karısı ve tek çocuğu ile mütevazı bir hayat sürüyor. Mütevazılığını bu sanattaki ustalığında da sergiliyor. Kendisine meydan okuyan bir grubu, yaptığı az abartılı ve şiirsel bir pataklamanın ardından gelen övgülere “şanslıydım” cevabını veren biri Ip Man. Hem bu özelliklerinden, çevreyle ilişkilerinden ve hem de güler yüzlü yapısından dolayı etrafta oldukça seviliyor.</p>
<p>Ip Man’in hayatı Japonya’nın Çin’i işgal etmesiyle alt üst oluyor. Daha önce herhangi bir işte çalışmamış olan Ip Man, Japon kuvvetlerinin kapılarına dayanmasıyla evini terk edip çalışmaya başlıyor. Aslında film bu bölümlerinde Ron Howard’ın “Cinderella Man”ini oldukça anımsatıyor. Yani iki yaşam arasında hatırı sayılır bir paralellik var. Bu anlarda bir aile olmanın getirdiği zorlukla Ip Man bazı tavizler vermek durumunda kalıyor ve karısı da buna sadakat ile karşılık veriyor. Tabii yönetmen koltuğunda Sam Mendes veya Noah Baumbach gibi bir isim olsaydı bu anlar oldukça trajik olabilirdi ama burada aksi yönde bir işleyiş söz konusu. Buradan itibaren dönemin zor şartlarını fon alan yapım, Ip Man ile bir Japon generalin çekişmesini yansıtıyor. Aslında malum olan sonun gelmesi konusunda izleyen de bu sahnelerden itibaren biraz ısrarcı olabilir. Ama film yine de sonunu bir şekilde merak ettiriyor.</p>
<p>Dövüş sahnelerindeki inandırıcılık ve estetik filmi büyük oranda cazip kılıyor. Bazı sahnelerde yerçekimine meydan okunduğu gözükse de, belirli bir tarzı bünyesinde eriten bu kısımların normal bir dövüş filmine göre az olması da haliyle izleyeni daha da istekli yapabiliyor.</p>
<p>Kısacası kimi zaman ağırlaşan, kimi zaman yüksek bir ivme kazanan “Ip Man”, öncelikle dövüş sanatı meraklılarına ve biyografik öyküleri sevenlere sesleniyor. Bu filmden hoşlananlar, Jet Li’nin başrolünde oynadığı ve döktürdüğü “Fearless-Korkusuz”  filmini de sevecektir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sinemablog.com/ip-man.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Is Anybody There?</title>
		<link>http://www.sinemablog.com/is-anybody-there.html</link>
		<comments>http://www.sinemablog.com/is-anybody-there.html#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 17 Apr 2010 19:27:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator>okuyucu</dc:creator>
				<category><![CDATA[2008]]></category>
		<category><![CDATA[Drama]]></category>
		<category><![CDATA[Sinema Filmi]]></category>
		<category><![CDATA[Anne-Marie Duff]]></category>
		<category><![CDATA[Bill Milner]]></category>
		<category><![CDATA[David Morrisey]]></category>
		<category><![CDATA[John Crowley]]></category>
		<category><![CDATA[Leslie Phillips]]></category>
		<category><![CDATA[Linzey Cocker]]></category>
		<category><![CDATA[Michael Caine]]></category>
		<category><![CDATA[Ralph Riach]]></category>
		<category><![CDATA[Rosemary Haris]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sinemablog.com/?p=1342</guid>
		<description><![CDATA[Benzerlerinin arasından sıyrılmasa da “Is Anybody There?”, en azından Michael Caine’in müthiş performansı için bile izlenebilir. “Is Anybody There?” küçük bir çocuk olan Edward’ın (Bill Milner) bakımevi olarak işlev gören evlerinde Clarence (Michael Caine) adlı yaşlı bir adamla kurduğu dostluğu anlatıyor. İlk anlarda özellikle Edward’ın ruh halini gözlemliyoruz zira Edward hayaletlerle ve öteki dünya ile ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Benzerlerinin arasından sıyrılmasa da “Is Anybody There?”, en azından Michael Caine’in müthiş performansı için bile izlenebilir.</p>
<p>“Is Anybody There?” küçük bir çocuk olan Edward’ın (Bill Milner) bakımevi olarak işlev gören evlerinde Clarence (Michael Caine) adlı yaşlı bir adamla kurduğu dostluğu anlatıyor. İlk anlarda özellikle Edward’ın ruh halini gözlemliyoruz zira Edward hayaletlerle ve öteki dünya ile oldukça haşır neşir. Çevresinde çok sık ölüm gerçekleştiğinden evleri onun için bir çalışma sahası aynı zamanda. Annesi ve babası, kaldıkları evi bakımevi olarak işletiyorlar. Edward da bu sebeple yaşlı ve birçoğu artık ölümü bekleyen insanlarla ilişki içinde. Çok ölüme tanık olduğundan olacak, ölümden sonrasıyla ilgili bilinmeyenlere özel bir merak besliyor. Hatta ölümün, bir gün hedef şaşırıp yanlışlıkla onu alacağından bile çekiniyor. Bu karanlık konulara ilgi duymasının başka bir sebebi de çevresinde bir arkadaş grubu olmaması. Annesi kendisini işine kaptırdığından Edward’la yeterince ilgilenemiyor. Babası ise yaşına başına bakmadan hoşlandığı genç bir kızla kaçış planları yapıyor. Edward, evlerine gelen Clarence adlı eski bir sihirbazla başlangıçta bir gerilim yaşasa da zamanla ikisi çok sıkı birer dost oluyorlar.</p>
<p>Film başlar başlamaz insanı içine çekmeye çalışsa da bunda kabiliyetli olduğu söylenemez. Edward’la Clarence’ın dostluğu da geliyorum diye bağırıyor adeta. Filmin iddialı ve yeni şeyler dile getirmediği de belirtilebilir. Yani filmi izleyecekseniz, büyük bir filmle karşı karşıya olmadığınızı bilmekte yarar var. Filmin ağır aksak gidişi ve süresini yan unsurlarla doldurmaya çalışması da gözünüze batabilir. Yani orta metrajlı bir film olsa bence daha iyi olurmuş. Ama tüm bunların yanında Michael Caine’in olağanüstü bir performans sergilediğini söylemek gerek. Caine, huysuz ihtiyar rolünde döktürmüş. Edward’a yaptığı tavsiyeler, kaybettiği eşine duyduğu özlem ve onun asla geri gelmeyeceğini biliyor oluşu, bunların yanında Edward’ın ruh bilimciliğine dayanıp içten içe eşini yeniden görme konusunda beslediği umut… Caine, canlandırdığı Clarence karakterinin duygu yoğunluğunu seyirciye aktarmada çok iyi. Sırf bunun için bile filmin kusurlarına göz yummak mümkün.</p>
<p>Filmde Michael Caine’in yanı sıra Bill Milner, Anne-Marie Duff, Ralph Riach, Linzey Cocker, Leslie Phillips, Rosemary Haris ve David Morrisey rol alıyorlar. Filmin yönetmeni John Crowley.</p>
<p>Kısacası büyük laflar etmeyen küçük ama hoş sayılabilecek bir film “Is Anybody There?”.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sinemablog.com/is-anybody-there.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Red Cliff &#124; Kızıl Uçurum</title>
		<link>http://www.sinemablog.com/red-cliff-kizil-ucurum.html</link>
		<comments>http://www.sinemablog.com/red-cliff-kizil-ucurum.html#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 03 Apr 2010 15:08:05 +0000</pubDate>
		<dc:creator>iCon</dc:creator>
				<category><![CDATA[2008]]></category>
		<category><![CDATA[Aksiyon]]></category>
		<category><![CDATA[Drama]]></category>
		<category><![CDATA[Macera]]></category>
		<category><![CDATA[Savaş]]></category>
		<category><![CDATA[Sinema Filmi]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[John Woo]]></category>
		<category><![CDATA[Tony Leung Chiu Wai]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sinemablog.com/?p=1298</guid>
		<description><![CDATA[Şu ana kadar sanırım &#8220;kadınların dünya savaşlarındaki yeri&#8221; konusunda herhangi bir kitap yazılmadı. Ama bu filmi okuduktan sonra, keşke yazılsaydı ya da imkanım olsa da bu konuda bir kitap yazsam dedim kendi kendime!&#8230; Kızıl uçurum filmi asya sinema endüstrisinin en pahalı filmlerinden biri oldu, hem de kendi kaynaklarını kullanarak&#8230; 80 milyon dolarlık dev bütçesinin yardımıyla ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Şu ana kadar sanırım &#8220;kadınların dünya savaşlarındaki yeri&#8221;  konusunda herhangi bir kitap yazılmadı. Ama bu filmi okuduktan sonra,  keşke yazılsaydı ya da imkanım olsa da bu konuda bir kitap yazsam dedim  kendi kendime!&#8230;</p>
<p>Kızıl uçurum filmi asya sinema  endüstrisinin en pahalı filmlerinden biri oldu, hem de kendi  kaynaklarını kullanarak&#8230; 80 milyon dolarlık dev bütçesinin yardımıyla  bilgisayar efektli bir çok sahne kullanan film, beraberinde bir çok  sorun ve beklenti getirdi fakat bütün bunlara değdi mi derseniz: sadece  hollywood bu tür filmleri yapabilir kanısını yenecek güçte bir film oldu  diyebilirim.</p>
<p>Film, Çin tarihinin en ünlü ve en kanlı  savaşlarından olan Kızıl Uçurum adlı savaşı konu alıyor ve aslına  bakarsanız o zamanlarda yazılmış bir kitabın senaryolaştırılmasıyla  oluşuyor. M.S. 208 yılında geçen savaşa Türklerin herhangi bir katkısı  veya ilişkisi oldu mu bilmiyoruz çünkü o tarihlerde o bölgede bir Türk  hanedanının olduğunu zannetmiyorum; ki iyi ki olmamış diyebilirim: bu  kadar büyük bir savaşa karışmalarını istemezdim doğrusu!.</p>
<p>Tarihsel bir konuyu ele aldığından bu  konuda bazı varsayımlarda bulunmak istiyorum: mesela, filmde o savaşta 1  milyon askerin öldüğü söyleniyor; bu rakam yabana atılacak bir rakam  değil.. Şu anda nüfusleri milyarı geçmiş bulunan Çin halkının o savaşı  yapmasaydı herhalde nüfusu bir kaç milyar daha fazla olurdu diye komplo  teorisi yapsam; herhalde yanılmam!. Ayrıca, bu savaştan sonra Türk  devletleri ortaya çıkmış ki karşısında zayıf bir Çin ülkesi olunca&#8230;.  Kader diyelim!</p>
<p>Film Çin Han Hanedanı&#8217;nın son demlerini  yaşadğı bir tarihte Han Hanedanı kralını etkisi altına alan divan  başkanının kendi otoritesini kurması adına isyancıları yok etmesi  peşi sıra karşısına çıkan son -kendi deyimiyle- hainlerle savaşmak için  ülkenin güneyine gidip son düşman olarak gördüğü güney krallığı ve  müttefiklerine saldırmasını işliyor diyebilirdim; ama ortada bir kadın  var! Ve görünen o ki; savaşın asıl kaynağı o idi&#8230;</p>
<p>Çin kadınlarının sadece bizim Türk  İmparatorluklarını yıkmadığını öğrenmiş olmaktan mutluluk duyuyorum =)  Bu filmde öğreniyoruz ki tarihin en büyük hanedanlarından olan Çin Han Hanedanı&#8217;nın yıkılıp yerine &#8220;üç krallığın&#8221; kurulmasına vesile olan bu  savaşın sebebi, evet: bir kadın! Hem de çok güzel bir kadın!&#8230; (Ama bu  kadının farkı herhalde hem savaşa sebebiyet vermesi, hem de  sonuçlandırmasına katkıda bulunması olsa gerek&#8230;)</p>
<p>Filmin Çin yani Uzakdoğu filmi olduğunu ilk  duyan her sinemasever, ilk olarak bu filmde de abartılı bir şekilde  dövüş sanatlarının yansıtıldığını düşünebilir; fakat izledikten sonra  yanılacaklarına eminim. Çünkü filmde gerçek savaş taktikleri öyle güzel  anlatıldı ki, savaş &#8211; kılıç sahneleri bazı abartılı sahneler dışında (Burada şunu vurgulamak istiyorum: kendi sinema endüstrisimize çok kaba  davranıyoruz&#8230; Kara Murat filmlerinde evet çok saçma sahneler var ama  yabancı filmlerde de var bu!. Bir mızrağı kendisine doğru gelirken  eliyle tutup durdurması herhalde saçma! ve bu her filmde olduğu gibi bu  filmde de var!) gerçekten çok gerçekçi çekildi bana göre&#8230; ama en kötü  hatayı bilgisayar efektleri sahnelerinde yaşadılar diyebilirim; çünkü  ben hiç beğenmedim. 80 milyon dolarlık bir bütçe ile daha iyi  çekilebilirdi diyeceğim ama burada da aklıma şu geliyor: filmde çok  figür kullanıldı sanki&#8230; Tüm para onlara mı gitti dersiniz?</p>
<p>Filmde savaş sahnelerinden çok savaş  taktikleri üzerinde durulması yerinde bir karar oldu bana göre; sıkmadan  akıllıca ilerledi film&#8230; Savaş taktikleri iki tarafın (saldıran ve  savunan) gözünden bizlere anlatıldı ki ilahi takdirin bir savaşa nasıl  etki edebileceğini de ayrıca gördük&#8230; Ve tabii ki doğanın böyle bir  savaşa nasıl ortak edildiğini de&#8230;</p>
<p>Filmin uzun bir bölümü savaşa hazırlık  olarak geçse de sıkılmadım diyebilirim; 80 milyon dolarlık bu filmin  kendini amorti ettiğini düşünüyorum fakat çok abartılı bir film mi  acaba? Hayır, değil&#8230; Ama bu tip filmlerin Hollywood dışında bir sinema  endüstrisi tarafından çekilmesi bana göre umut verici. (gerçi yönetmen  daha önce Hollywood&#8217;da görev almış bir yönetmen ama olsun&#8230;)</p>
<p>İzlenmeli mi? Bence Çin halkının kesinlikle  izlemesi gereken bir film; çünkü filmde tamamen onların yaşamlarından izler  var&#8230; Özellikle onların kendi çalgılarının yansıtıldığı sahneler &#8220;biraz önce geçse de filme devam etsek&#8221; cinsindendi, ki bu benim fikrim  tabii. =) Fakat, tarihi filmleri sevenler bana göre kaçırmasın derim&#8230;</p>
<p>Heyecan var&#8230;<br />
 Kan var&#8230;<br />
 Kurgu  süper&#8230;<br />
 Oyunculuklar süper&#8230; (özellikle Kara Murat vari  komutanların sürekli ön planda tutulması ve ilginç hareketler &#8211; dövüşler  yapması güzeldi; heyt be Yeşilçam&#8217;ım!)</p>
<p>Benim oyum 7,5 oldu film için..</p>
<p>İyi seyirler.</p>
<p><!-- google_ad_section_end --></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sinemablog.com/red-cliff-kizil-ucurum.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Milk</title>
		<link>http://www.sinemablog.com/milk.html</link>
		<comments>http://www.sinemablog.com/milk.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 16 Feb 2010 16:10:56 +0000</pubDate>
		<dc:creator>okuyucu</dc:creator>
				<category><![CDATA[2008]]></category>
		<category><![CDATA[Biyografi]]></category>
		<category><![CDATA[Drama]]></category>
		<category><![CDATA[Romantik]]></category>
		<category><![CDATA[Sinema Filmi]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Alison Pill]]></category>
		<category><![CDATA[Denis O'Hare]]></category>
		<category><![CDATA[Diego Luna]]></category>
		<category><![CDATA[Emile Hirsch]]></category>
		<category><![CDATA[Gus Van Sant]]></category>
		<category><![CDATA[James Franco]]></category>
		<category><![CDATA[Joseph Cross]]></category>
		<category><![CDATA[Josh Brolin]]></category>
		<category><![CDATA[Sean Penn]]></category>
		<category><![CDATA[Victor Garber]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sinemablog.com/?p=1206</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;Milk&#8221;de, Amerika&#8217;da yayılan eşcinsel hareketin önderi olarak lanse edilen Harvey Milk&#8217;in yaşamı, belirli bir kitlenin filmlerini hazmedebildiği Gus Van Sant&#8217;ın kamerasından aktarılıyor. Filmde, Harvey Milk&#8217;in eşcinsel bir erkek olarak verdiği mücadele, özellikle siyaset arenasında üstün gelmeye çalışması anlatılmış. Harvey Milk (Sean Penn) eşcinsel olarak çektiği sıkıntılardan muzdarip zira o dönemlerde hem polis teşkilatı hem halk, ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>&#8220;Milk&#8221;de, Amerika&#8217;da yayılan eşcinsel hareketin önderi olarak lanse edilen Harvey Milk&#8217;in yaşamı, belirli bir kitlenin filmlerini hazmedebildiği Gus Van Sant&#8217;ın kamerasından aktarılıyor.</p>
<p>Filmde, Harvey Milk&#8217;in eşcinsel bir erkek olarak verdiği mücadele, özellikle siyaset arenasında üstün gelmeye çalışması anlatılmış. Harvey Milk (Sean Penn) eşcinsel olarak çektiği sıkıntılardan muzdarip zira o dönemlerde hem polis teşkilatı hem halk, eşcinsellerin çok üzerine gitmekte. Harvey, bunun üzerine tesadüfen tanıştığı bir eşcinsel erkek olan Scott (James Franco) ile San Francisco&#8217;ya taşınıp daha özgür bir yaşamın kapısını aralamak istiyor. Burada da sonuç diğer şehirlerdekinden farklı olmuyor ve Harvey ile çevresindeki eşcinseller büyük bir baskıyla karşılaşıyorlar. Bunun üzerine Harvey Milk, siyasi sahnede ilerlemeye karar veriyor. Bunun için sadece eşcinsel oylara değil yaşlıların, işçilerin ve heteroseksüellerin oylarına da talip oluyor. Bu sayede şehir denetmenliğine yükselerek kendilerine karşı başlatılan cadı avına karşı bir mücadele yürütmeye karar veriyor&#8230;</p>
<p>Gus Van Sant şu ana kadar kendine bir hayran kitlesi yaratmış, pek çok övgü toplamış biri olsa da benim ısınamadığım yönetmenler arasında ilk 10&#8242;a kesinlikle dahil olur. Öyle ki, bir filmini (Finding Forrester) yönetmeninin o olduğunu bilmeden izlemiş ve filmden hoşnut kalmamıştım. Yani kendisi hakkında ön yargım olduğu da söylenemez. Bunun sebebi de, minimalist filmler çekmesine rağmen bu tarzı oldukça kişisel ele alıyor oluşu. Sınırlarını kendi çizdiği sinema dilinden dışarı adımını atmayan, benzer yönetmenlerin yakaladığı popülariteyi de bundan olacak ki yakalayamamış biri.</p>
<p>Sant, &#8220;Milk&#8221;de diğer filmlerine göre içine daha kolay girilebilir bir film gerçekleştirmiş olsa da, sinema dilinden tamamen sıyrılmış değil. Dolayısıyla, anlatılanın aksine bu filme de ana akım seyircinin adapte olmasında bir takım zorluklar yaşanacaktır tahminimce. Ayrıca seyircinin eşcinselliğe bakış açısı filmi sevip sevmeyeceğiniz konusunda önemli bir etken. Öyle ki, Van Sant bu konuda elinden geleni yapsa da eşcinselliğe karşı bir seyircinin bu filmi sevmesi çok da mümkün değil.</p>
<p>Filmde Harvey Milk&#8217;in sosyal ve siyasal baskılara karşı verdiği ustaca tepkilerin yanında aşk hayatını da görüyoruz. Başlangıçta yol arkadaşı olan sonra aralarına soğukluk giren Scott ile yaşadığı inişli çıkışlı ilişki de perdeye yansıtılanlar arasında örneğin. Karşılaştığı zorluklara verdiği tepkiler, olaylara yaklaşımındaki kararlılık ve sakinlik de Sant tarafından gözler önüne serilmiş.</p>
<p>Filmde Sean Penn ve James Franco&#8217;nun yanı sıra Emile Hirsch, Josh Brolin, Diego Luna, Alison Pill, Victor Garber, Denis O&#8217;Hare ve Joseph Cross gibi isimler de kendilerine yer buluyorlar.</p>
<p>Son olarak Sean Penn&#8217;in filmle en iyi erkek oyuncu Oscarını kazandığını belirtelim.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sinemablog.com/milk.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Cloverfield &#124; Canavar</title>
		<link>http://www.sinemablog.com/cloverfield-canavar-2.html</link>
		<comments>http://www.sinemablog.com/cloverfield-canavar-2.html#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 13 Feb 2010 22:28:40 +0000</pubDate>
		<dc:creator>okuyucu</dc:creator>
				<category><![CDATA[2008]]></category>
		<category><![CDATA[Bilimkurgu]]></category>
		<category><![CDATA[Gerilim]]></category>
		<category><![CDATA[Gizem]]></category>
		<category><![CDATA[Sinema Filmi]]></category>
		<category><![CDATA[J.J. Abrams]]></category>
		<category><![CDATA[Jessica Lucas]]></category>
		<category><![CDATA[Lizzy Kaplan]]></category>
		<category><![CDATA[Matt Reeves]]></category>
		<category><![CDATA[Michael Stahl-David]]></category>
		<category><![CDATA[Mike Vogel]]></category>
		<category><![CDATA[T. J. Miller]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sinemablog.com/?p=1197</guid>
		<description><![CDATA[Ne olduğu bilinmeyen devasa bir varlığın New York&#8217;a saldırmasıyla gelişen olayları anlatan &#8220;Cloverfield-Canavar&#8221;, farklı bir korku-gerilim filmi arayan sinemaseverlerin ilgisini çekebilir. Cloverfield&#8217;in başrollerinde Mike Vogel, Michael Stahl-David, T. J. Miller, Jessica Lucas ve Lizzy Kaplan rol alıyorlar. Film, izleyeceklerimizin New York&#8217;daki felaketten sonra bulunan bir video kaset olduğunu gösteren bir açıklamayla başlıyor. Ve tüm film, ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Ne olduğu bilinmeyen devasa bir varlığın New York&#8217;a saldırmasıyla gelişen olayları anlatan &#8220;Cloverfield-Canavar&#8221;, farklı bir korku-gerilim filmi arayan sinemaseverlerin ilgisini çekebilir.</p>
<p>Cloverfield&#8217;in başrollerinde Mike Vogel, Michael Stahl-David, T. J. Miller, Jessica Lucas ve Lizzy Kaplan rol alıyorlar. Film, izleyeceklerimizin New York&#8217;daki felaketten sonra bulunan bir video kaset olduğunu gösteren bir açıklamayla başlıyor. Ve tüm film, yalnızca bir el kamerasının görüntülerinden oluşuyor. Başlangıçta, filmin iskeletini oluşturmayı amaçlayan basit bir aşk hikayesiyle karşılaşıyoruz. Tabii bunun koyulması gerek ki, izleyeceğimiz görüntüler, bu bilinmeyen canavarı daha yakından görmemizi sağlasın! Zaten film kısa bir girişin ardından hemen canavarla ilgilenmemizi sağlıyor.</p>
<p>Bu canavarın kökenine dair herhangi bir bilgi yok film boyunca. Öyle ki ;bu canavar bir &#8220;yoldan çıkan hükümet çalışmasının&#8221; eseri de olabilir, okyanusta yaşarken birden insanları &#8220;ziyeret etmek&#8221; isteyen bir varlık da olabilir. Tüm filmi, bu varlığın kökenini bilmeden izliyoruz. Filme, sahip olduğu gerçeklik hissini veren en önemli unsur ise tabii ki tüm olanları bir el kamerasından izliyor olmamız. Bu bilinçli seçim, filme çok yaramış.</p>
<p>Genç oyuncuların bir türlü &#8220;oynamayı bırakmaması&#8221; filmin başarısını baltalayan en büyük etmen. Belki oyuncu tercihleri daha farklı yapılsaymış, film hakkında olumsuz düşünenlerin fikirleri de, bugünkünden farklı olabilirmiş.</p>
<p>Yönetmenliğini Matt Reeves&#8217;in üstlendiği filmde belki de daha da önemli olan şey, yapımcı koltuğunda, dünyaca ünlü &#8220;Lost&#8221; dizisinin yaratıcılarından ve &#8220;Mission: Impossible 3-Görevimiz Tehlike 3&#8243;ün yönetmeni J. J. Abrams&#8217;ın oturuyor oluşu.</p>
<p>Film tüm çekiciliğine rağmen, öncelikle korku-gerilim türünü sevenlerin tercih etmesi gereken bir yapım.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sinemablog.com/cloverfield-canavar-2.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Slumdog  Millionaire &#124; Milyoner</title>
		<link>http://www.sinemablog.com/slumdog-millionaire-milyoner.html</link>
		<comments>http://www.sinemablog.com/slumdog-millionaire-milyoner.html#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 11 Feb 2010 13:06:23 +0000</pubDate>
		<dc:creator>okuyucu</dc:creator>
				<category><![CDATA[2008]]></category>
		<category><![CDATA[Drama]]></category>
		<category><![CDATA[Romantik]]></category>
		<category><![CDATA[Sinema Filmi]]></category>
		<category><![CDATA[Suç]]></category>
		<category><![CDATA[Anil Kapoor]]></category>
		<category><![CDATA[Ayush Mahesh Khedekar]]></category>
		<category><![CDATA[Danny Boyle]]></category>
		<category><![CDATA[Freida Pinto]]></category>
		<category><![CDATA[Irrfan Khan]]></category>
		<category><![CDATA[Jeneva Talwar]]></category>
		<category><![CDATA[Madhur Mittal]]></category>
		<category><![CDATA[Rajendranath Zutshi]]></category>
		<category><![CDATA[Saurabh Shukla]]></category>
		<category><![CDATA[Simon Beaufoy]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sinemablog.com/?p=1194</guid>
		<description><![CDATA[Öncelikle &#8220;Slumdog Millionare-Milyoner&#8221;le ilgili yakın geçmişte çıkan haberlere bakmakta yarar var. Böylece filmin yarattığı infialin boyutlarını da görmüş oluruz. Hatırlanacağı üzere film geçen sene büyük bir sürpriz yaparak en iyi film, en iyi yönetmen ve en iyi uyarlama senaryo dahil toplam 8 Oscar ödülü kazanmıştı. Gerçi Oscar ödüllerinde son 10 yılda bir sürpriz yaşanmadığını pek ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Öncelikle &#8220;Slumdog Millionare-Milyoner&#8221;le ilgili yakın geçmişte çıkan haberlere bakmakta yarar var. Böylece filmin yarattığı infialin boyutlarını da görmüş oluruz. Hatırlanacağı üzere film geçen sene büyük bir sürpriz yaparak en iyi film, en iyi yönetmen ve en iyi uyarlama senaryo dahil toplam 8 Oscar ödülü kazanmıştı. Gerçi Oscar ödüllerinde son 10 yılda bir sürpriz yaşanmadığını pek göremedik. Ayrıca Altın Küre ödüllerine &#8220;Oscar&#8217;ın habercisi&#8221; gözüyle bakılmasına rağmen bu törende ödülleri toplayan filmlere favori gözüyle bakılmaz. Tabii bütün bunlar ayrı bir yazının konusu. Filme dönersek, film ayrıca en iyi drama filmi dahil 4 Altın Küre ve 7 dalda da Bafta ödülü kazanmıştı. Tabii film, tartışmaları da beraberinde getirmişti. Hindistan, gerçekten filmde gösterildiği kadar yoksul ve adaletsizliklerin hüküm sürdüğü bir ülke miydi? Etnik farklılıkların filmde gösterildiği boyutta olup olmadığı tartışıldı. Danny Boyle&#8217;un varoşlara köpek yakıştırması yapıp yapmadığı uzun süre gündemde kaldı. Ayrıca Hindistan&#8217;daki iktidar partisi filmin müziğini seçim kampanyasında kullanmak istedi. Film, başrol oyuncularını da dünyaca tanınan simalar haline getirdi. Filmden önce evli olan Freida Pinto, şöhreti yakalayınca kocasından boşanmıştı. Eski kocası &#8220;Sanırım Pinto şöhretin keyfini tek başına yaşamak istiyor.&#8221; diyebilmişti sadece. Üstelik Pinto bu boşanmanın ardından filmdeki rol arkadaşı Dev Patel ile görüntülenmişti. Kendisi ünlü bir markanın da yeni yüzü olmuştu bu sırada. Filmdeki küçük çocukların film ekibi tarafından ilgisiz bırakıldığı haberleri çıkmıştı. Söylentiye göre filmden sonra bu fakir çocuklara ve ailelerine hiçbir yardım yapılmamış, çocuklar kaderlerine terk edilmişti.</p>
<p>&#8220;Slumdog Millionare&#8221; isteyerek veya istemeyerek uzunca bir süre gündemdeki yerini korumuştu. Hindistan&#8217;ın yaşam şartlarıyla ilgili bilen bilmeyen herkes yorum yapmıştı. Neyse ki Türk sineması da buna kayıtsız kalmadı! Bu el değmemiş! ülkenin sineması ile ilgilenmeye karar verdi ve daha çok sineması ile değil, önünü arkasını düşünmeden yaptığı siyasal konuşmalarla öne çıkan bir yönetmenimiz de Hindistan&#8217;a sinema araştırmaya gitti şu günlerde. Bu tip &#8220;kerameti kendinden menkul&#8221; yönetmenlere söylenecek çok şey var ama şimdilik &#8220;hayırlı işler&#8221; deyip geçelim. Yazı da haddinden fazla uzun olmasın. Zaten yazının konusu da bu değil. Dileğim bu yönetmenin orada kendini geliştirebilmesi. Bir filmi 8 yılda tamamlayabildiğine göre, ihtiyacı var sanırım. Kaldı ki benim asıl kızdığım nokta, sinemamızın gündeminin bu tip haberlerle rayından çıkması.</p>
<p>Bunları bir kenara bırakıp filme geçersek, filmde Jamal&#8217;in (Dev Patel) çocukluğundan, 18 yaşında katıldığı &#8220;Kim Milyoner Olmak İster?&#8221; adlı yarışmaya kadar süren hikayesi anlatılıyor. Jamal, çok zor soruları doğru cevaplayıp son soruya kadar geliyor. Üstelik kendisi eğitimli falan da değil. Yarışmanın sunucusu Prem Kumar (Anil Kapoor) Jamal&#8217;in hile yaptığından şüphelenip gözaltına alınmasını sağlıyor. Jamal da polisteki sorgusunda soruları nasıl bildiğini tek tek açıklıyor. Yarışmaya katılmaktaki asıl amacı da para değil, çocukluk aşkı Latika (Freida Pinto) ile iletişim kurmaya çalışmak.</p>
<p>Filmde Dev Patel, Freida Pinto, Madhur Mittal, Anil Kapoor, Irrfan Khan, Saurabh Shukla, Jeneva Talwar, Ayush Mahesh Khedekar ve Rajendranath Zutshi rol alıyorlar. Filmin yönetmeni Danny Boyle. Bir edebiyat uyarlaması olan filmin senaryosunu Simon Beaufoy kaleme almış.</p>
<p>Yönetmen Danny Boyle&#8217;un en büyük başarısı Hindistan&#8217;daki yaşamlara &#8220;içerden bakması&#8221; olmuş. Boyle, yıllarca Hindistan&#8217;da yaşamış biri olsa ancak bu kadar iyi bir gözlemci olabilirdi herhalde, seçtiği mekanlardan tutun oyuncu tercihlerine kadar. Bunun yanında senaryonun tıpkı &#8220;Kim Milyoner Olmak İster?&#8221; yarışması gibi basit ama özgün bir yapıda olduğunu belirtelim. Film, bir yandan bu popüler yarışmanın nimetlerinden yararlanırken bir yandan da zekice senaryosunun avantajlarını ıskalamayıp, seyirciye zamanın nasıl geçtiğini büyük ölçüde unutturuyor.</p>
<p>Jamal karakterine başından sonuna kadar odaklanan film onun, kardeşi Salim ile yaşadığı gerilimli ilişkiyi -küçük oyuncuların da sayesinde- iyi bir şekilde yansıtıyor.</p>
<p>İzleyenler hatırlayacaktır &#8220;Bend It Like Beckham &#8211; Hayatımın Çalımı Beckham&#8221; filminde futbolcu olmaya çabalayan Hint&#8217;li kız, arkadaşlarına ailesinin Müslüman bir erkeği kabul etmeyeceğini söylüyordu bir sahnede. Elbette filmlerle bir ülkedeki hoşgörünün sınırlarını kesin olarak belirleyemeyiz ama filmlerin o sınırlar hakkında bilgi verdikleri muhakkak. Tabii son yorum size kalmış, Hindistan&#8217;daki Müslümanlara yaklaşım konusunda.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sinemablog.com/slumdog-millionaire-milyoner.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>The Wrestler &#124; Şampiyon</title>
		<link>http://www.sinemablog.com/the-wrestler-sampiyon.html</link>
		<comments>http://www.sinemablog.com/the-wrestler-sampiyon.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 08 Feb 2010 09:58:19 +0000</pubDate>
		<dc:creator>okuyucu</dc:creator>
				<category><![CDATA[2008]]></category>
		<category><![CDATA[Drama]]></category>
		<category><![CDATA[Sinema Filmi]]></category>
		<category><![CDATA[Spor]]></category>
		<category><![CDATA[Ajay Naidu]]></category>
		<category><![CDATA[Darren Aronofsky]]></category>
		<category><![CDATA[Evan Rachel Wood]]></category>
		<category><![CDATA[Judah Friedlander]]></category>
		<category><![CDATA[Marisa Tomei]]></category>
		<category><![CDATA[Mark Margolis]]></category>
		<category><![CDATA[Mickey Rourke]]></category>
		<category><![CDATA[Todd Barry]]></category>
		<category><![CDATA[Wass Stevens]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sinemablog.com/?p=1192</guid>
		<description><![CDATA[Yalnızlığı ve yaşlılığın çaresizliğini anlatan bir Darren Aronofsky filmi &#8220;The Wrestler/Şampiyon&#8221;. Filmin başrolünde, son yıllarda bazı projelerde yer alsa da, bir patlamayı ancak bu filmle gerçekleştirebilmiş olan Mickey Rourke var. Daha çok romantik-komedi severlerin aşina olduğu (Alfie&#8217;den ve What Women Want&#8217;tan hatırlayabilirsiniz) ve gitgide yaşlanması sebebiyle artık muhtemelen romantik-komedilerdeki esas kızın ablası rolünde karşımıza çıkmaya ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Yalnızlığı ve yaşlılığın çaresizliğini anlatan bir Darren Aronofsky filmi &#8220;The Wrestler/Şampiyon&#8221;.</p>
<p>Filmin başrolünde, son yıllarda bazı projelerde yer alsa da, bir patlamayı ancak bu filmle gerçekleştirebilmiş olan Mickey Rourke var. Daha çok romantik-komedi severlerin aşina olduğu (Alfie&#8217;den ve What Women Want&#8217;tan hatırlayabilirsiniz) ve gitgide yaşlanması sebebiyle artık muhtemelen romantik-komedilerdeki esas kızın ablası rolünde karşımıza çıkmaya başlayacak olan Marisa Tomei de önemli bir rolle izleyici karşısına çıkıyor. Gerçi oyuncunun &#8220;Before The Devil Knows You&#8217;re Dead &#8211; Şeytan Duymadan Önce&#8221; ile farklı bir çizgide yol almaya başladığı da söylenebilir. Evan Rachel Wood, Ajay Naidu, Judah Friedlander, Mark Margolis, Todd Barry ve Wass Stevens da filmde görebileceğimiz isimlerden.</p>
<p>Filmin hemen başında Randy &#8220;The Ram&#8221; Robinson&#8217;ın (Mickey Rourke) tarihteki başarılarına kulak kabartıyoruz. Defalarca gazetelerde haber yapılmış, sayısız maçta rakiplerini bozguna uğratmış bir efsane kendisi. Elbette bu parıltılı yıllar mazide kalmış. Kendisi halen bir güreşçi fakat eski şöhretinden eser yok. Küçük bir salonda gösteri maçlarına çıkıyor. Aldığı maaş hayatını idame ettirebilmesi için yeterli değil. Kaldığı döküntü yerin bile parasını ödeyemediğinden bazı geceleri arabasında geçiriyor. Yarı zamanlı olarak bir süpermarkette getir götür işleri yapıyor daha fazla kazanabilmek için. Yaşını belli etmemek istediğinden saçlarını boyuyor ve pek çok ilaç kullanıyor. Hayatında tanışık olduğu ve ona en yakın isim bir striptiz kulübünde varlığını sürdürmeye çabalayan Cassidy (Marisa Tomei). Cassidy, Randy ile ilgilense de sonuçta o bir müşteri ve iş ahlakı! gereğince onunla haddinden fazla yakınlaşmaması lazım. Bu sebeple Cassidy, Randy&#8217;den hoşlansa da işiyle Randy arasında gidip gelmekte.</p>
<p>Randy için görüldüğü üzere tüm şartlar kötüyken kendisi bir de kalp krizi geçiriyor. Yakında önemli bir maçı varken doktorundan tekrar güreşemeyeceğini öğreniyor. İşte o zaman anlıyor ki güreş onun için sadece bir meslek değil, kendini iyi hissettiği ve mağlup olmadığı tek saha. Aynı zamanda yalnızlığını maskleyen bir tutku. Randy güreşemeyeceğini öğrenince yalnızlığın kör kuyularına düşmemek için bildiği tüm kapıları çalıyor. İlk önce elbette Cassidy, daha sonra yıllardır ilgilenmediği kızı Stephanie (Evan Rachel Wood). Randy öyle bir noktada ki, gündüzleri evine aldığı küçük bir çocukla modası geçmiş bir oyun oynayarak zaman geçirmek istiyor, başka alternatifi olmadığından. Evine aldığı çocuk da bu modası geçmiş oyunda Randy&#8217;yi yenmeyi düşünmüyor çünkü Randy&#8217;nin gözden kaçırdığı üzere artık Irak savaşıyla ilgili oyunları daha çekici buluyor çocuklar. Randy başvurduğu çarelerden sonuç alamadıkça ringlere kendini daha da yakın hissediyor, her şeyi göze alarak&#8230;</p>
<p>&#8220;The Fountain/Kaynak&#8221; ile sineması adına gereksiz bir hamle yapan Darren Aronofsky, hem kendi iyi bir dönüş yapıyor hem de Mickey Rourke bu film sayesinde iade-i itibar kazanıyor. Aronofsky filmin neredeyse tamamında kamerasını Randy&#8217;den bir an olsun ayırmıyor. Aronofsky&#8217;nin kamerası, Randy nereye giderse, yakın planda onun peşine takılıyor. Bu hareket biraz riskli olsa da seyircinin Randy&#8217;yi daha iyi kavramasına olanak tanıyor. Bunun yanında Aronofsky Randy&#8217;nin perişanlığını anlatırken duygu sömürüsünden kaçıyor. Sinematografik açıdan filmin tavan yaptığı anlar finalinde olsa da Randy&#8217;nin süpermarkette yaşadığı öfke krizi sırasında Aronofsky&#8217;nin kamera kullanımı da görülmeye değer.</p>
<p>2009&#8242;un büyük yankı uyandıran filmi &#8220;The Wrestler&#8221;, sadece aldığı sayısız övgü nedeniyle bile dikkat uyandırıyor. Mickey Rourke&#8217;un üstün performansı ve Aronofsky&#8217;nin çaresizliği anlatış biçimi de filmi izlemek için diğer iki iyi neden.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sinemablog.com/the-wrestler-sampiyon.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Aşk Tutulması</title>
		<link>http://www.sinemablog.com/ask-tutulmasi.html</link>
		<comments>http://www.sinemablog.com/ask-tutulmasi.html#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 28 Jan 2010 13:40:07 +0000</pubDate>
		<dc:creator>okuyucu</dc:creator>
				<category><![CDATA[2008]]></category>
		<category><![CDATA[Aile]]></category>
		<category><![CDATA[Komedi]]></category>
		<category><![CDATA[Romantik]]></category>
		<category><![CDATA[Sinema Filmi]]></category>
		<category><![CDATA[Ali Erkazan]]></category>
		<category><![CDATA[Ayten Uncuoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Fahriye Evcen]]></category>
		<category><![CDATA[Murat Akkoyunlu]]></category>
		<category><![CDATA[Murat Şeker]]></category>
		<category><![CDATA[Suzan Aksoy]]></category>
		<category><![CDATA[Tim Seyfi]]></category>
		<category><![CDATA[Tolgahan Sayışman]]></category>
		<category><![CDATA[Yasemin Öztürk]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sinemablog.com/?p=1175</guid>
		<description><![CDATA[Futbol her geçen gün dünyada ve ülkemizde dev bir endüstri görünümü kazanmakta. Özellikle ülkemizde insanlar, her konuda olduğu gibi, futbol konusunda da ikiye bölünse de, futbolu benimseyen ve destekleyen kesimin çok daha kalabalık olduğu aşikar! Karşı taraftan da sanırım artık futbola &#8220;yirmi iki adamın bir top peşinden koşması&#8221; gözüyle bakanların sayısı hayli azaldı. Yönetmen Murat ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Futbol her geçen gün dünyada ve ülkemizde dev bir endüstri görünümü kazanmakta. Özellikle ülkemizde insanlar, her konuda olduğu gibi, futbol konusunda da ikiye bölünse de, futbolu benimseyen ve destekleyen kesimin çok daha kalabalık olduğu aşikar! Karşı taraftan da sanırım artık futbola &#8220;yirmi iki adamın bir top peşinden koşması&#8221; gözüyle bakanların sayısı hayli azaldı.</p>
<p>Yönetmen Murat Şeker, futbol aşkıyla sevgiliye olan aşkı harmanladığı filmi &#8220;Aşk Tutulması&#8221;nda, fanatik Fenerbahçe&#8217;li Uğur&#8217;un (Tolgahan Sayışman) tesadüfler sonucu bir araya geldiği Pınar (Fahriye Evcen) ile başlayan aşklarının, Uğur&#8217;un Fenerbahçe sevgisi ile çakışması sonucu yaşananlar, nispeten komik bir dille anlatılıyor</p>
<p>Uğur, babasının onu Fenerbahçe maçına götürdüğünden beri Fenerbahçe&#8217;ye tutkuyla bağlanmış. Hatta zamanında &#8220;Fenerbahçe mi, ben mi?&#8221; diye soran kız arkadışına &#8220;Kendine hiç şans tanımıyorsun&#8221; cevabını yapıştırmış. İş için taktığı kravat bile sarı-lacivert. Bazen de &#8220;totem&#8221; yapıp, takımının kazanması için maçları izlemiyor. Pınar ise aşk meşk konularından, kendisini yarı yolda bırakan erkek arkadaşı yüzünden oldukça muzdarip. İş yerindeki Burç Bey (Tim Seyfi), bir yandan onun arkadaşıyla birlikteyken bir yandan Pınar&#8217;a asılıyor. Pınar ve Uğur, bu ahval ve şerait içinde aşklarını yaşamaya başladıklarında, karşılarına, başta Uğur&#8217;un futbol aşkı olmak üzere birçok engel çıkıyor&#8230;</p>
<p>Filmde Tolgahan Sayışman, Fahriye Evcen ,Tim Seyfi, Ayten Uncuoğlu, Suzan Aksoy, Ali Erkazan, Murat Akkoyunlu ve Yasemin Öztürk rol alıyorlar.</p>
<p>Murat Şeker, kendine has niteliklerini bu filmde de sergiliyor. Filmi fazla ciddiye almadığı bölümler var yine. Kendi filminin (2 Süper Film Birden) reklamını, filmdeki karakterlere yaptırıyor. Yine aynı filmde geçen bir repliği bu filme aktarıyor vs.</p>
<p>Ayrıca film, daha önce &#8220;2 Süper Film Birden&#8221;in yazısında değindiğim gibi Farrelly kardeşlerin 2005 yapımı filmi &#8220;Fever Pitch&#8221;i epey bir andırıyor. Her ne kadar orada beyzbol aşkı irdelendiyse de, içerikler birbirleriyle uyuşuyor! Tabii ki iki film birbirine benzeyebilir, ama ikinci filmi çekenin, filmini biraz daha özgünleştirmesi gerekir bence bu tip durumlarda.</p>
<p>Her şeye rağmen, yalnızca Fenerbahçe&#8217;lilerin değil tüm futbolseverlerin beğenebileceği bir film &#8220;Aşk tutulması&#8221;. Son olarak; &#8220;Fenerbahçelilikle&#8221; ilgili bir film çekip, yalnızca 400 bine yakın insanı salonlara çekebilmenin ayrı bir meziyet(!) olduğunu belirtmekte yarar var!</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sinemablog.com/ask-tutulmasi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Changeling &#124; Sahtekar</title>
		<link>http://www.sinemablog.com/changeling-sahtekar.html</link>
		<comments>http://www.sinemablog.com/changeling-sahtekar.html#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 07 Jan 2010 20:26:24 +0000</pubDate>
		<dc:creator>okuyucu</dc:creator>
				<category><![CDATA[2008]]></category>
		<category><![CDATA[Drama]]></category>
		<category><![CDATA[Gerilim]]></category>
		<category><![CDATA[Gizem]]></category>
		<category><![CDATA[Sinema Filmi]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Amy Ryan]]></category>
		<category><![CDATA[Angelina Jolie]]></category>
		<category><![CDATA[Clint Eastwood]]></category>
		<category><![CDATA[Gattlin Griffith]]></category>
		<category><![CDATA[Jeffrey Donovan]]></category>
		<category><![CDATA[John Malkovich]]></category>
		<category><![CDATA[Michael Straczynski]]></category>
		<category><![CDATA[Michelle Martin]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sinemablog.com/?p=1082</guid>
		<description><![CDATA[Clint Eastwood&#8217;un hangi filmi çekerse çeksin, hangi konuyu ele alırsa alsın iyi bir iş çıkarıyor olması sebebiyle &#8220;Changeling-Sahtekar&#8221; da üst düzey bir film olmasa da, Eastwood&#8217;tan kaynaklanan bu &#8220;ışıltı&#8221; sayesinde, süresi boyunca bir şekilde ilgiyi ayakta tutuyor. &#8220;Changeling&#8221;de, tek oğluyla birlikte yaşayan Christine Collins&#8217;in (Angelina Jolie) oğlunun ortadan kaybolmasıyla olaylar başlıyor. Christine, oğlu kaçırılınca doğal ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Clint Eastwood&#8217;un hangi filmi çekerse çeksin, hangi konuyu ele alırsa alsın iyi bir iş çıkarıyor olması sebebiyle &#8220;Changeling-Sahtekar&#8221; da üst düzey bir film olmasa da, Eastwood&#8217;tan kaynaklanan bu &#8220;ışıltı&#8221; sayesinde, süresi boyunca bir şekilde ilgiyi ayakta tutuyor.</p>
<p>&#8220;Changeling&#8221;de, tek oğluyla birlikte yaşayan Christine Collins&#8217;in (Angelina Jolie) oğlunun ortadan kaybolmasıyla olaylar başlıyor. Christine, oğlu kaçırılınca doğal olarak polise başvuruyor. Bir süre sonra oğlunun bulunduğu haberi geliyor. Oğlunu almak için tren garına gittiğinde, kendisine getirilen çocuğun oğlu olmadığını görüyor. İlk etapta, çocuğun kendi oğlu olmadığını ısrarla belirtse de, polisleri ikna etmesi bir türlü mümkün olmuyor. Polisin de ısrarı! üzerine basın mensupları önünde çocuğun kendi oğlu olduğunu söyleyiveriyor. Kendini kandırmayı bırakınca da zorlu bir hukuk mücadelesine başlıyor.</p>
<p>Gerçek bir hikayeden uyarlanan filmde, başroldeki Angelina Jolie gerçekten çok başarılı. John Malkovich, Gattlin Griffith, Michelle Martin, Jeffrey Donovan ve Amy Ryan filmde öne çıkan oyuncular oluyor. Senaryo ise Michael Straczynski&#8217;ye ait.</p>
<p>Film çekimlerine başlandıktan itibaren her ne kadar &#8220;acaba Eastwood&#8217;un elleri mi daha yıpranmış yoksa Jolie&#8217;ninkiler mi&#8221; şeklinde magazinsel haberlerle gündeme gelsidyse de, film boyunca bir Angelina Jolie değil bir Christine Collins izliyoruz. Yani Jolie&#8217;nin başarılı performansı, filmde magazinsel yönüyle anılmasının önüne geçiyor. Bunun yanında başta John Malkovich olmak üzere yan karakterlerin başarısı da üst düzeyde. Öyle ki, neredeyse hiçbir oyuncu, üstlendiği karakterde sırıtmıyor. Bu da oyuncu tercihindeki başarının mahsulü olsa gerek.</p>
<p>Filmde, dönemin polis teşkilatına ağır bir eleştiri de yapılmakta. Polis teşkilatının başarısızlıklarının ve bizzat kendileri tarafından uygulanan kanunsuzluklarının altını çiziyor Eastwood. Zaten film bu açıdan özellikle Amerika&#8217;da epey bir tartışma konusu olmuştu. Bunu yanında filmin bazı kısımlarında, Eastwood&#8217;un da ustalığıyla izleyiciyi de tedrigin eden bir gerilim havası hakim oluyor filme. Öyle ki, izleyici koltuğunda karakterle bütünleşebiliyor.</p>
<p>Netice olarak kalburüstü bir Clint Eastwood filmi &#8220;Changeling&#8221;. Neredeyse her Eastwood filminde olduğu gibi, film bittiğinde geriye, filmi izlediğiniz için duyduğunuz memnuniyet kalıyor.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sinemablog.com/changeling-sahtekar.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kirpi</title>
		<link>http://www.sinemablog.com/kirpi.html</link>
		<comments>http://www.sinemablog.com/kirpi.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 11 Dec 2009 20:30:30 +0000</pubDate>
		<dc:creator>okuyucu</dc:creator>
				<category><![CDATA[2008]]></category>
		<category><![CDATA[Komedi]]></category>
		<category><![CDATA[Sinema Filmi]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail İncekara]]></category>
		<category><![CDATA[Caner Özyurtlu]]></category>
		<category><![CDATA[Erdal Murat Aktaş]]></category>
		<category><![CDATA[Güven Kıraç]]></category>
		<category><![CDATA[Mazhar Alanson]]></category>
		<category><![CDATA[Murat Serezli]]></category>
		<category><![CDATA[Sulhi Dölek]]></category>
		<category><![CDATA[Zihni Göktay]]></category>
		<category><![CDATA[Zuhal Topal]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sinemablog.com/?p=863</guid>
		<description><![CDATA[Sulhi Dölek&#8217;in &#8220;Kirpi&#8221; romanının sinemaya uyarlanmasını vasiyet ettiğini ve filmin çekim tarihinin kesin olarak belirlendiğini öğrendikten sonra, &#8220;Kirpi&#8221; romanını hemen okumuştum. Sulhi Dölek&#8217;in vasiyeti dolayısıyla filmin, kitabın hikayesinden fazla bir sapma göstermeyeceğini sanmıştım. Ama film, hikayenin temeli olarak kitapla aynı kalıplara sahip olsa da, filmde hikayenin işlenişi, kitaptakinden oldukça farklı. Tabii kitap mı yoksa film ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Sulhi Dölek&#8217;in &#8220;Kirpi&#8221; romanının sinemaya uyarlanmasını vasiyet ettiğini ve filmin çekim tarihinin kesin olarak belirlendiğini öğrendikten sonra, &#8220;Kirpi&#8221; romanını hemen okumuştum. Sulhi Dölek&#8217;in vasiyeti dolayısıyla filmin, kitabın hikayesinden fazla bir sapma göstermeyeceğini sanmıştım. Ama film, hikayenin temeli olarak kitapla aynı kalıplara sahip olsa da, filmde hikayenin işlenişi, kitaptakinden oldukça farklı. Tabii kitap mı yoksa film mi daha iyi gibi anlamsız kıyaslamalara girmeye niyetim yok. Ama insan filmi izlerken ister istemez bir karşılaştırmanın içine düşüyor. Size de hem filmi izlemenizi hem de kitabı okumanızı tavsiye ederim. En azından Sulhi Dölek&#8217;in bakış açısı ile öykünün orijinalini de değerlindirme şansına sahip olabilirsiniz. Şunu da ekleyeyim; bir filmin, uyarlandığı eserden farklı yanları, farklı bir kurguya sahip olması da oldukça doğal bence.</p>
<p>Bu uzun girişten sonra &#8220;Kirpi&#8221;nin konusuna gelirsek: &#8220;Kirpi&#8221;de ikisi de oldukça inatçı ve intikam hırsı gözlerini bürümüş olan Tahir ve Kirpi Reşat&#8217;ın öyküsü anlatılıyor. Bu iki adamın yolu, bir fatura ödemesi sırasında fatura kuyruğunda kesişiyor. Faturasını önce Tahir ödüyor. Reşat ise Tahir&#8217;in sırasını çaldığı iddiasında bulunuyor. Ve yapılan hiçbir kötülüğün! altında kalmamaya ant içmiş olan Reşat, Tahir&#8217;den intikamını alarak, sonradan ülke çapında ses getirecek olan olaylar zincirini de tetikliyor.</p>
<p>&#8220;Kirpi&#8221; bir komedi filmi. Tahir&#8217;i Güven Kıraç, Reşat&#8217;ı ise Mazhar Alanson canlandırıyorlar. İrem Altuğ, Birsen Dürülü, İsmail İncekara, Zuhal Topal, Caner Özyurtlu, Murat Serezli ve Zihni Göktay da adını sayabileceğimiz, filmde yer alan diğer oyuncular.</p>
<p>Film boyunca Yönetmen Erdal Murat Aktaş,karakterlerin üzerine değil olayların üzerine gidiyor. Yani film boyunca çok daha ayrıntılı tanımamız gereken Reşat ve Tahir hakkında yalnızca belli başlı bilgilere sahip olabiliyoruz. Bunun sebebi, filmin başından sonuna kadar, Reşat&#8217;la Tahir arasındaki ilişkiye birçok yan unsurun dahil olması. Bu yan unsurlar ve bunlara bağlı olarak hikayeye dahil edilen yan karakterler, sanki asıl meselenin Tahir-Reşat kapışması olmadığı izlenimini doğuruyor. Bu tercihi beğenip beğenmemek de izleyiciye kalmış. Bunun yanında film, özellikle ikinci bölümünde bir monotonluğa kapılsa da, finalde cevaplanacağı belli olan soru işaretleri filmi ayakta tutuyor.</p>
<p>Filmdeki tüm oyuncular oldukça başarılı. Oyunculuklar için ilave bir yorum yapmaya da gerek olmadığını düşünüyorum.</p>
<p>Sulhi Dölek&#8217;in eseri &#8220;Kirpi&#8221;de, bütün öykü neredeyse Reşat ile Tahir&#8217;in &#8220;atışması&#8221; üzerine kurulu. Reşat hakkında daha fazla bilgi sahibi olabiliyoruz. Çünkü hikaye de onun gözünden anlatılıyor. Bazı diyaloglar ise filmde aynen korunmuş</p>
<p>&#8220;Kirpi&#8221; sinemada yaşanan bu &#8220;konu darlığında&#8221; bence oldukça eğlenceli ve vakit ayırmaya değer bir film.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sinemablog.com/kirpi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Taken &#124; 96 Saat</title>
		<link>http://www.sinemablog.com/taken-96-saat.html</link>
		<comments>http://www.sinemablog.com/taken-96-saat.html#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 10 Dec 2009 19:57:04 +0000</pubDate>
		<dc:creator>okuyucu</dc:creator>
				<category><![CDATA[2008]]></category>
		<category><![CDATA[Aksiyon]]></category>
		<category><![CDATA[Drama]]></category>
		<category><![CDATA[Gerilim]]></category>
		<category><![CDATA[Sinema Filmi]]></category>
		<category><![CDATA[Suç]]></category>
		<category><![CDATA[Famke Janssen]]></category>
		<category><![CDATA[Holly Valance]]></category>
		<category><![CDATA[Jon Gries]]></category>
		<category><![CDATA[Leland Orser]]></category>
		<category><![CDATA[Liam Neeson]]></category>
		<category><![CDATA[Luc Besson]]></category>
		<category><![CDATA[Maggie Grace]]></category>
		<category><![CDATA[Pierre Morel]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sinemablog.com/?p=859</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;Leon-Sevginin Gücü&#8221; ve &#8220;The Fifth Element-5.Element&#8221; filmleriyle hafızalara kazınan Luc Besson&#8217;un senaryosunu yazdığı &#8220;Taken-96 Saat&#8221;, Yönetmen Pierre Morel&#8217;in maharetli ellerinde sürükleyici bir aksiyona dömnüşüyor. Her ne kadar senaryo iyi olsa da, Luc Besson&#8217;un yıldızının parladığı o eski günlerdeki işlerinin üzerine çıkamayacağı gerçeği de ne yazık ki önümüzde duruyor. Filmin başrolünde Liam Neeson var. Daha önce ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>&#8220;Leon-Sevginin Gücü&#8221; ve &#8220;The Fifth Element-5.Element&#8221; filmleriyle hafızalara kazınan Luc Besson&#8217;un senaryosunu yazdığı &#8220;Taken-96 Saat&#8221;, Yönetmen Pierre Morel&#8217;in maharetli ellerinde sürükleyici bir aksiyona dömnüşüyor. Her ne kadar senaryo iyi olsa da, Luc Besson&#8217;un yıldızının parladığı o eski günlerdeki işlerinin üzerine çıkamayacağı gerçeği de ne yazık ki önümüzde duruyor.</p>
<p>Filmin başrolünde Liam Neeson var. Daha önce irili ufaklı pek çok filminde olduğu gibi rolünün hakkını vermiş Neeson. Usta aktöre daha önce &#8220;X Men&#8221; serisinden hatırlayabileceğimiz Famke Janssen eşlik ediyor. Maggie Grace, Leland Orser, Jon Gries ve Holly Valance da filmdeki diğer oyunculardan bazıları.</p>
<p>Filme Bryan&#8217;ın (Liam Neeson) hayatına göz atarak giriyoruz. Bryan, eski bir devlet görevlisi. Eşinden boşanmış. Tek başına yaşıyor ve hayattaki bütün gayesi de kızını mutlu edebilmek. Kızı, eski eşiyle beraber yaşadığı için ona biraz uzak kalsa da onun için her şeyi göze almaya hazır. Bir gün kızı, babasının bütün muhalefetine rağmen Paris&#8217;e gitmek istiyor. Bryan da, kızı çok ısrar edince onun bu arzusunu kırmıyor ve Paris&#8217;e gitmesine izin veriyor. Fakat kızı Paris&#8217;e gittiği gün kaçırılınca, soluğu Paris&#8217;te alıyor. Üstelik kızını kurtarması için önünde yalnızca 96 saat var&#8230;</p>
<p>Film, özellikle aksiyon severleri tatmin edecektir. Yalnız senaryodaki bir takım mantık hatalarını görnezden gelmek gerçekten olanak dışı. Örneğin: Bryan&#8217;ın, kendisiyle aynı donanıma sahip çok yakın arkadaşları olmasına rağmen, Paris&#8217;e neden tek başına gidip şansını zora soktuğu meçhul. Arkadaşlarından yardım istemeyi bile denemiyor. Ayrıca filmde Bryan&#8217;ın &#8220;Rambo&#8221;laştığı bazı sahneler de görmek mümkün. Buna benzer, senaryoda Luc Besson&#8217;dan beklenmeyecek hareketleri görünce, insan Besson&#8217;un gidişatı hakkında ister istemez düşünüyor. Tabii bu ayrı bir mesele ama Besson&#8217;dan daha &#8220;ciddi&#8221; bir iş beklemek her sinemaseverin hakkıdır sanıyorum.</p>
<p>Bu mantık hatalarını bir kenara bırakırsak, filmin yönetmeni Morel&#8217;in işini önemsediğini belirtebiliriz. Filmin temo yakaladığı bazı kısımlarda Morel kamerasını çok iyi kullanıyor. Bu sayede film, kaliteli bir aksiyon filmi olduğu hissiyatını izleyene çok iyi yansıtıyor.</p>
<p>Çok boyutlu karakterler ve şaşırtıcı bir hikayesi gibi meziyetleri olmasa da film, aksiyon tutkunlarını memnun edecektir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sinemablog.com/taken-96-saat.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>The Dark Knight &#124; Batman Kara Şövalye</title>
		<link>http://www.sinemablog.com/the-dark-knight-batman-kara-sovalye.html</link>
		<comments>http://www.sinemablog.com/the-dark-knight-batman-kara-sovalye.html#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 26 Nov 2009 17:09:33 +0000</pubDate>
		<dc:creator>manresa</dc:creator>
				<category><![CDATA[2008]]></category>
		<category><![CDATA[Aksiyon]]></category>
		<category><![CDATA[Drama]]></category>
		<category><![CDATA[Gerilim]]></category>
		<category><![CDATA[Sinema Filmi]]></category>
		<category><![CDATA[İnceleme]]></category>
		<category><![CDATA[Aaron Eckhart]]></category>
		<category><![CDATA[Chin Han]]></category>
		<category><![CDATA[Christian Bale]]></category>
		<category><![CDATA[Christopher Nolan]]></category>
		<category><![CDATA[Cillian Murphy]]></category>
		<category><![CDATA[Gary Oldman]]></category>
		<category><![CDATA[Heath Ledger]]></category>
		<category><![CDATA[Maggie Gyllenhaal]]></category>
		<category><![CDATA[Michael Caine]]></category>
		<category><![CDATA[Monique Gabriela Curnen]]></category>
		<category><![CDATA[Morgan Freeman]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sinemablog.com/?p=829</guid>
		<description><![CDATA[Batman serisinin son filmi Kara Şövalye, serideki diğer filmler kadar ilgi çekmediyse de, Amerikan adalet sistemine yaptığı göndermelerle tabiri caizse derin konulara temas ediyor. Bu iki filmin gişede beklenen hâsılatı bulamamasının nedenleri tartışıladursun, yönetmen Christopher Nolan, bundan bir önceki yapım olan, Batman Begins&#8217;deki aşırı gerçekçi yaklaşımını bu son filmde de ısrarla tekrar etmiş. Bilindiği gibi, ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Batman serisinin son filmi Kara Şövalye, serideki diğer filmler kadar ilgi çekmediyse de, Amerikan adalet sistemine yaptığı göndermelerle tabiri caizse derin konulara temas ediyor. Bu iki filmin gişede beklenen hâsılatı bulamamasının nedenleri tartışıladursun, yönetmen Christopher Nolan, bundan bir önceki yapım olan, Batman Begins&#8217;deki aşırı gerçekçi yaklaşımını bu son filmde de ısrarla tekrar etmiş. Bilindiği gibi, Örümcek Adam, Batman, Hulk, Superman, Hellboy gibi Çizgi Roman kahramanlarını sinema ekranına taşıyan filmler bu kahramanları insanüstü nitelikleriyle ortaya çıkararak ulaşılmaz kılmaktadır. Batman serisinin ilk filmlerinde Michael Keaton ve sonradan Val Kilmer&#8217;ın canlandırdığı kahraman bu zamana kadar asla insani nitelikleriyle ön plana çıkarılmamıştı. Bir süper kahraman hayatı yaşaması nedeniyle geceleri kahraman gündüzleri kimsenin dikkatini çekmeyen sıradan insan görüntüsü çizen gerçek kimliğini saklamayı ölüm kalım meselesi haline getiren ve her zaman insanlarla arasında bir mesafe olan, duygularının esiri olmayan fazla mükemmel bir imaj çizerlerdi. Belki de bunlar bir ölçüde Jeykıl ve Hyde hikâyelerinin şehir efsanelerine dönüştürülmüş modern versiyonlarıydı. Serinin son iki filminde Çizgi Roman kahramanlarının bu eski imajları değişmiş görünüyor. Nolan&#8217;ın çizdiği Batman karakteri hepimiz gibi bir geçmişi, hepimiz gibi sıradan bir hayatı, endişeleri, hataları, hiç de mükemmel olmayan yanlarıyla etten kemikten bir insan.. İnsanların kafalarındaki süper kahraman kavramını büyük ölçüde zedeleyen bu yeni imaj Nolan&#8217;a gişe başarısızlığı, seyirciye ise hayal kırıklığı olarak dönmekte&#8230; Amerikan ekonomisinin çöküşünde ve Amero&#8217;ya geçiş sürecini tetiklemede Çin&#8217;in etkisi düşünüldüğünde Batman&#8217;in son filmde Hong Kong&#8217;a gitmesi de çok anlamlıdır. Üstelik Devleti korumak adına hukuk dışı yolların kullanılabileceği iddiasıyla. 2006 yılında yayımlanan Amerikan ekonomistler derneği raporuna göre Amero&#8217;ya geçiş ve şu anki dolar değeri üzerinden yüzde 50 develuasyon yapıldığında bile Çin&#8217;e olan 2,5 trilyon dolarlık borcun ancak 400 milyar dolarlık kısmının karşılanacağı da göz önüne alındığında Amerikalıların (Batman&#8217;in) neden New York&#8217;dan (Gotham City&#8217;den) çıkıp Çin&#8217;e uzun bir seyahat yaptığı anlaşılmaktadır. Yenilmek istenen rakip halen Amerikalı olsa da, Amerika&#8217;nın iç düşmanlarına yardım eden Çin&#8217;dir. Filmdeki Çinli karakter mafya ve terörist organizasyonların tüm hesaplarını Hong Kong&#8217;a aktaran bir muhasebecidir. Çin, Amerika’yı parasını yurtdışına aktararak onu mali açıdan çökerterek yıkmaya çalışmaktadır. Birinci Batman filminden tanıdığımız Joker ya da onun varisi (tam belli değil) ise Çinli muhasebecinin Amerikalı çete şeflerine kazık atacağından emindir. Yani aslında sadist, şizofren, cani bile olsa yine de bir Amerikalı olan Joker, tek derdi dolandırıcılık olan Çinli bir muhasebeciden daha iyi gösterilmektedir. Şehrin her yanında karşımıza çıkan Batman taklitleri, Batman&#8217;in suçunu üstlenen savcı, Batman&#8217;e yardım eden polis şefi, bir kahraman olarak Batman&#8217;in Gotham City için artık yeterli olmadığı yaklaşımının benimsendiğini, hatta ve hatta Batman&#8217;in artık bir kahraman olmaktan çıkarılıp bir anti-kahramana, dönüştürülmek istendiğinin ve yavaş yavaş adaleti yerine getirecek ve onun yerine geçebilecek başka kişilerin arayışının kanıtıdır. Serinin önceki filmlerinde tek tabanca savaşan yalnız kovboy imajı çizen kimsenin yardımına ihtiyaç duymayan Batman yavaş yavaş aşağılara çekilmektedir. Amerikanın artık bireysellikten çok birlik beraberlik ve iş ilanlarında çokça rastladığımız gibi &#8220;takım çalışmasına yatkın&#8221; kahramanlara ihtiyacı vardır. Bu son filmde çokça öne çıkarılan bir başka konu ise Batman&#8217;in kimliğinin ortaya çıkarılması konusu.. Joker&#8217;in ısrarla &#8220;Gerçek Batman lütfen öne çıkabilir mi?&#8221; yazan notlar yazması, sahte Batman&#8217;leri öldürmesi, bir süre sonra gerçek Batman&#8217;in de masum insanların zarar görmesinden bıkıp ortaya çıkmak istemesi kimlik tartışmasına birer örnektir. Batman sorumluklarını bir kanun adamına devretmelidir.&#8221; ve &#8220;Kanun kaçağı ve intikamcı birini mi koruyacağız?&#8221; &#8220;Batman bir gün çiğnediği yasaların hesabını verecek.&#8221;sözleri ile de kendi adaletini kendi yaratan insanların yani kanundışı yargısız adalet yaratma kavramının Amerikan toplumu içinde artık var olmaması gerektiğinin de altı çiziliyor. Ancak yine de bir kahramanı tamamen karalamaktan çekinen bir söz de ekleniyor &#8220;Batman bir teröristin kaprislerinden daha önemli bir şey için savaşıyor.&#8221; Kimliğini açıklaması istenen Batman savcının sahte itirafının arkasına sığınmayı tercih ediyor. İyiler ve kötüler. Hepsinin birer mirasçısı var ve ikisi arasındaki savaş sonsuza kadar sürecek. Bu bir gerçek. Fakat her ikisinin de imajında zamanla değişiklikler olduğu kesin Ying ve Yang felsefesindeki gibi bütünüyle iyi ya da bütünüyle kötü yok.</p>
<p>Filmin bir diğer metaforu ise Amerikan halkını mükemmel ve kimliksiz kahraman imajından vazgeçirerek her birimiz kahraman olabiliriz, hepimiz birer Batman olabiliriz düşüncesini empoze etmeye çalışması. Sahte Batman&#8217;in gerçek Batman&#8217;e &#8221; sana yardım ediyoruz; benim senden ne farkım var demesi ya da sevdiği kadının Batman&#8217;e &#8220;Bir gün Gotham &#8216;ın Batman&#8217;e ihtiyacı kalmayacak. Bize yüzü olan bir kahraman lazım. Maske takmadan suçluları hapse tıkabilen biri&#8230;&#8221; demesi ya da Sahte Batman&#8217;in, öldürülürken Joker&#8217;e &#8220;çünkü o senin gibi aşağılık biri olmamamızı gösteren bir simge &#8221; demesi&#8230; Bunun anlamı Batman devrini tamamladı; O ve onun gibi kahramanlar Amerikalılara nasıl olmaları gerektiğini öğretti. Şimdiyse Amerikanın kimliği olan kanunlara bağlı olarak adaleti sağlayan yasaları uygulayan ve insanların kendi adaletlerini yaratmalarını önleyecek bir sistem lazım. Suçluların kanun adamlarını öldürdüğü, derin devlet, mafya, suç örgütleri üçgenindeki bir dünyada tek bir kişi olarak değil, toplumsal bir güç olarak var olabilecek kahramanlar lazım. Süper kahramanların gizli kalması düşüncesi nereden geliyor? Şehir efsanelerini canlı tutan şey dokunulmaz gizemli ve bilinmez kalmadaki başarıları mıdır? Kimliklerini açıkladıklarında sıradan olmanın ağırlığıyla yok olup gidecekler mi? Bu gizemin sebebinin düşmanlarından saklanmak olmadığı kesin. Ama ikinci bir hayat yaşamayı seçmelerinin nedeni de her zaman intikam ya da daha doğrusu adaleti kendi yaratma isteği olarak gösteriliyor.  Diğer süper kahraman filmlerinin aksine bu filmde kimin suçlu kimin kanundan yana olduğu birbirine karışmış durumda. Aslında bir bakıma suçluları öldüren biri de kanun karşısında masum bir insanı öldürmüş biri kadar suçlu sayılıyor.</p>
<p>Filmin sorduğu asıl soru şu: Yasalar adaleti sağlamada yetersiz kaldığında kendi adaletini sağlamak suç mudur? Adaleti yalnızca yasalar, kanun adamları, devlet ya da polis gücü mü sağlayabilir? Bütün bu sistemin içinde hiçbir aksama yok mudur? Dürüst ve masum insanları öldüren ve yasaları hiçe sayan insanlar yine de adil yargılanmayı hak eder mi? Bunun ayrımını kim nasıl yapacak? Film bütün bu soruları bir çırpıda soruyor. Halk için kahramanların bile karanlık yanları var. Kimsenin kimseye güveninin kalmadığı bir dünyada halkın kahramanlara ya da yasalara inanmasını ne sağlayacak? Halkın gerçek anlamda adalet için savaşan insanlar olabileceği düşüncesinin kökten sarsıldığı imasını yapan film, serinin; film-noir(kara film) öğeleri taşıyan diğer filmlerinden farklı olarak toplumun içinde bulunduğu gerçek umutsuzluk, karamsarlık, çöküş, gerilim ve zafiyet duygularına vurgu yapmış.</p>
<p>Gördüğümüz üzere Amerikan sinemasının kahramanları betimleme şekli değiştiği kadar kahramanın &#8220;insan&#8221; yanına yapılan vurgu da artmış. Tek bir kahramanın hayalden ibaret olduğu, toplumun tüm kesimleriyle iyiye doğru değişime destek verilmesi gerektiği düşüncesi öne çıkarılıyor. Serinin ilk filmlerinde mafya babalarının tümü beyazken, son filmde toplumun her kesimine olduğu gibi yeraltı dünyasında da zencilerin hüküm sürdüğü konusuna değinilmiş. Buna rağmen, yine Amerikan filmlerinin özellikle de felaket ve macera filmlerinde sık rastlan bir özelliği burada da değiştirilmeden kalmayı başarmış: Her zaman ilk önce zenciler ölür. Sonuç. Amerikayı zenci bir başkanın yönetmesi, ya da hükümetlerin değişmesi doğru ya da yanlış arasındaki farkın giderek daralması ve ayrımın yapılmasının zorlaştığı gerçeğine karşı Batman&#8217;i bile aşan bir kanun gücünün benimsenmek istendiği metaforunu vurguluyor. Batman bile yasalar karşında zayıftır. Büyük bir insan, zengin bir kişi ya da mevki ve nüfuz sahibi olabilirsiniz ancak yasalar karşında niyetiniz ne olursa olsun adaleti sadece devletin bünyesindeki mahkemeler ve kanun adamları sağlar. Öyle görünüyor ki bilgi ve enformasyon çağına uyum sağlayamayacağı düşünülen demode görülen &#8220;dokunulmaz&#8221; kahraman imgesi yerine başkalarının yardımına ihtiyaç duyan daha sosyal ama yine de işlerini hala perde arkasından yürüten bir profil ortaya çıkarılmış. Yine de birçok seyirci Batman&#8217;i hala eski haliyle sevdiklerini, insanları kahraman olmaya teşvik eden yanının onlara ilham verdiğini kanıtladılar. Joker&#8217;in &#8220;Ne kadar yalnız olduğunu bilmek canını sıkmıyor mu?&#8221;, &#8220;artık geri dönüş yok. Herşeyi değiştirdin. Sonsuza dek.&#8221;, &#8220;Şu anda sana ihtiyaçları var ama olmadığında dışlanacaksın.&#8221;, &#8220;SEN ANCAK ONLARIN İZİN VERDİĞİ KADAR İYİSİN&#8221; sözleri bir anti-kahramanın ağzından verilerek aslında toplumların kendi çıkarlarına ne kadar bağlı oldukları, kalabalık psikolojisinin kendinden olmayanı (farklı olanı) her ne olursa olsun(iyi ya da kötü) dışladığını ve fikirlerin ancak çoğunluk kabul ettiğinde doğru kabul edildiği gerçeğini seyircinin yüzüne tokat gibi vuruyor. Kahramanlar toplumun içinden çıkmış olsalar da, bir süre sonra ona yabancılaşıyorlar. Bu yeni dünya kötülerin de iyiler kadar kazanma şanslarının olduğu daha &#8220;gri&#8221; bir dünya Bu yaklaşım kötümser mi yoksa gerçek mi? Batman gibi geçmişten gelen kahramanları zamana uydurma çabası mı? Bu dünya öyle bir dünya ki süper kahramanlar bile kimi kurtaracaklarını seçmek zorundalar. Onların bile tek bir şansları var. Ve kanun adamlarını seçmek zorundalar. Kanunları korumak uğruna her şeyi feda etmek zorundalar. Batman&#8217;in bile Batman olmaya ihtiyacı var. (Sevgilisinin mektupta &#8220;Senin Batman&#8217;e ihtiyacın olmadığı günün gelmeyeceğini anladım&#8221; demesi. Oysa kendisi bile artık gerçek bir kahraman olduğundan emin değil. Peki, gerçek kahraman nasıl olmalı? ne olursa olsun adaleti sağlamayı yasalara bırakan kati kuralları olan ve asla sınırları aşmayan biri mi? Sanırım seyircinin bu yeni Batmani benimsememesinin nedenlerinden biri de bu imajın gerçek dünyaya daha çok aitmiş gibi görünse de aslında eskisinden daha ütopik olmasıdır. Bütün bu mükemmeliyetçi yaklaşımına rağmen eski Batmanin insanların kalplerine daha çok hitap etmesinin sebebi de budur. İnsanlar kanunların nezninde basit suçlar işleyen ya da kazara bir kanunsuzluğa karışan talihsiz insanlarla gerçek suçluların aynı muameleyi görmesini içten içe haksız bulmaktadırlar. Batman sıradan insanların adaletin terazisini yorumlama şeklidir. Evet, insanoğlu birçok açıdan kaypak sayılabilir ama insan adalete ya da sağlayan bir varlığa her zaman ihtiyaç duyacaktır. Batman&#8217;in uşağı rolündeki Michael Caine&#8217;in anlattığı ilginç hikâyeye dikkatinizi çekmek istiyorum. Ormandaki haydudu ararken ağaçlar yüzünden işleri oldukça zorlaşan kanun adamları çareyi ormanı yakmakta bulur. Pire için yorgan yakmak mı? Evet belki; Ama belki de film sistemin aksayan yönlerinin tamir edilmesi (yamanması) yerine daha radikal ve kökten bir çözüm öneriyor: Sistemi yık. Yeniden yapılandır. Filmin sonunda savcının da bir &#8220;intikamcıya&#8221; kınadığı bir şeye dönüşmesi kötülüğün Batman ve savcı gibi iyi insanların bile düşebileceğini ispatlaması anlamına geliyor. (&#8220;Senin kadar, iyi birinin bile düşebileceğini gösterdi&#8221;.) Bunun nasıl olduğu sorusunun cevabı ise ironik şekilde aslında kötülüğün simgesi olan Joker&#8217;den geliyor. &#8220;Delilik yerçekimi gibidir hafifçe dokunman yeter&#8221;, &#8220;İnsan çarpık zamanlarda bile düzgün olabileceğini sanıyor, ama yanılıyor. Düzgün işleyen tek şey şanstır. Tarafsız, önyargısız&#8230;&#8221;(savcının sürekli yazı-tura oynaması ) Batman filmin sonunda savcının ölü bedenine bakar ve yüzünün yanmış olan kötü kısmı yerine halen düzgün kalmış yanını çevirir ve der ki&#8221; yeterince uzun yaşarsan zalime dönersin. Gotham;n ihtiyacı neyse ben oyum. Bazen gerçek yeterince iyi değildir.&#8221; Sistem kendi içinde neye ihtiyacı varsa onu yaratmıştır. Bunu iyi ya da kötü diye ayırmak imkansızdır. Gerçek neyse odur. Yeterince mükemmel olmasa bile.) Peki, Batman nedir? Kahraman değilse kimdir? Polis şefinin iç sesinin söylediği gibi &#8220;O, Gotham&#8217;ın ihtiyacı olan kahraman hak ettiği değil. Çünkü o bir kahraman değil. Sessiz bir muhafız, dikkatli bir koruma. O,karanlık şövalye.&#8221; Bu sözlerden Gotham&#8217;ın (Amerika&#8217;nın) kendine has bir kahraman yarattığını anlasak bile, hak etmek konusuna gelince Batman Gotham için çok mu iyi yoksa yeterince iyi değil mi bunun cevabı çok göreceli. Çünkü cevabı adaletin ne olduğu konusunda yatıyor ki bu da oldukça göreli bir kavram.</p>
<p>Adalet aslında nedir? Yasaların insanlar tarafından belirlendiği gerçeği yargının ve sistemin mükemmel olmadığını işaret ediyor. Peki, bunun dışına çıkanlar (Batman gibi) neden kaçıyor? Belki bunun da cevabı son bir cümlede gizli &#8220;Çünkü biz kovalamalıyız.&#8221; Neden? Devletlere birer düşman mı lazım? İnsanları yönetme sanatının püf noktası sistemin işlemeyen yönlerine dikkat çekilmesini önlemek için hayali düşmanlar yaratmak mıdır? Halkı yasalara inandırmanın bedeli adaleti sağlayanları bile kovalamak mıdır? İlk filmden serinin son filmine kadar var olan Batman projektörü film boyunca flu görünmekle beraber son sahnede Polis şefi tarafından kırılıyor. Yani Polis şefi gibi yanındaki hangi adamın köstebek olduğunu bile belirlemeye korkan ve sistemi yıkmak (çürük elmaları ortaya çıkarmak ve yargıya teslim etmek) yerine yanında tutmaya devam eden biri bile Batman&#8217;e artık ihtiyaç duymuyor mu? Yoksa bir anlayışı değiştirmeye mi çalışıyor?  Peki, yerine ne koyacak Rüşvet ve başka çıkarları için dürüst insanları bile harcamaktan çekinmeyen bir anlayışı mı? (hangi polislerin Savcının sevgilisini götürdüğünü sorduğunda öğrendiğimiz gerçek birinin annesinin tıbbi masraflarını karşıladıkları diğerine ise rüşvet verdikleri; Eskiden Amerikan filmlerindeki kirli polisler bile tehdit edildikleri için yeraltı işlerine dahil olurlardı.) Bu filmden anlayacağımız şu ki Gerçek dünya kirli bir dünya ve onun yasaları karşısında süper kahramanlar bile çaresiz; İnsanları gerçeğe yaklaştırma yönünde adım atılmış gibi görünse de bir inanç boşluğu olduğu kesin. Hollywood insanları çizgi kahramanların kötülerin hep kaybettiği, kimin kim olduğunun siyah ve beyaz kadar net olduğu dünyasını yıkıp yerine gerçek dünyayı koyuyor. Yıllardır ortaya çıkardığı kahramanlar idealize edilmiş birer prototip iken Batman ile başlayan bu &#8220;sıradanlaştırma&#8221; dalgası ne kadar başarılı olur bunu zaman gösterecek.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sinemablog.com/the-dark-knight-batman-kara-sovalye.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Mustafa</title>
		<link>http://www.sinemablog.com/mustafa.html</link>
		<comments>http://www.sinemablog.com/mustafa.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 27 Oct 2009 22:13:36 +0000</pubDate>
		<dc:creator>okuyucu</dc:creator>
				<category><![CDATA[2008]]></category>
		<category><![CDATA[Belgesel]]></category>
		<category><![CDATA[Biyografi]]></category>
		<category><![CDATA[Sinema Filmi]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Bahadır Yazıcı]]></category>
		<category><![CDATA[Burak Onaran]]></category>
		<category><![CDATA[Can Dündar]]></category>
		<category><![CDATA[Gökhan Akyüz]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sinemablog.com/?p=815</guid>
		<description><![CDATA[Henüz yapım aşamasındayken bir hayli dikkat çeken &#8220;Mustafa&#8221;, üzerinden bir yıl gibi bir süre geçmesine rağmen, halen tartışma konusu olan bir film. Bunun sebebi ise, Atatürk&#8217;ün ele alınan insani yönlerinin yorumunun, beklentilere pek uymaması. &#8220;Mustafa&#8221;  Uluönder Mustafa Kemal Atatürk&#8217;ün çocukluğundan, Dolmabahçe&#8217;deki vefatına kadar süren hayatını, Atatürk hakkındaki bildik kalıpların dışına çıkarak anlatıyor. Atatürk&#8217;ün insani yönlerini ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Henüz yapım aşamasındayken bir hayli dikkat çeken &#8220;Mustafa&#8221;, üzerinden bir yıl gibi bir süre geçmesine rağmen, halen tartışma konusu olan bir film. Bunun sebebi ise, Atatürk&#8217;ün ele alınan insani yönlerinin yorumunun, beklentilere pek uymaması.</p>
<p>&#8220;Mustafa&#8221;  Uluönder Mustafa Kemal Atatürk&#8217;ün çocukluğundan, Dolmabahçe&#8217;deki vefatına kadar süren hayatını, Atatürk hakkındaki bildik kalıpların dışına çıkarak anlatıyor. Atatürk&#8217;ün insani yönlerini ele alan Yönetmen Can Dündar, özellikle Cumhuriyet döneminde, Atatürk ile ilgili oldukça hassa konulara eğilirken, anlatımında öznel bir bakış açısına sahip.</p>
<p>Gökhan Akyüz, Bahadır Yazıcı ve Burak Onaran filmde rol alan oyunculardan bazıları. Filmle ilgili eleştiriler, daha çok Atatürk&#8217;ün olduğundan çok daha fazla melankolik gösterildiği yönündeydi. Filme göre Atatürk, son yıllarını, hiçbir meşgalesi olmadan, yalnızlık duygusunun esareti altında geçirmişti. Muhalefeti susturmak için, elinden geleni ardına koymayıp, silah arkadaşlarını bile idamın eşiğine getirmişti. Ayrıca filmden, Atatürk&#8217;ün laikliği, bir intikam duygusuyla uyguladığı sonucu da çıkarılabiliyordu. Dış basından bir gazetede, dikta rejimi uyguladığı belirtilen Atatürk, son icraatı olarak da, Can Dündar&#8217;ın deyişiyle &#8220;Hakimiyeti gökten yere indirmişti.&#8221; Son meclis konuşmasında da, yeryüzündeki en büyük kuvvetin tabiat olduğunu belirtiyordu Atatürk. Filmden -genel olarak çıkarılabilecek anlama göre- İslamiyet&#8217;in etkilerini günlük hayattan silmekteydi, bu duyguların milli bağları zayıflattığını düşünüyordu. Özel hayatındaki başarısızlığı da ele alıp, tüm bunları yan yana koyunca, ortaya, bildiğimiz Atatürk&#8217;ten epey farklı bir portre çıkmaktaydı haliyle&#8230;</p>
<p>Filmi izleyip, Can Dündar&#8217;ın &#8220;Mustafa&#8221; filmini çekmekle iyi edip etmediğini belirlemek size kalmış. Bence iyi etmemiş. Ama Can Dündar&#8217;ın kötü niyetli olup olmadığı tartışılabilir. Yaptığı açıklamalarda, bazı hassas konularda çok dikkatli olduğunu, günümüzde herkesin &#8220;Ben bir Atatürk olamam&#8221; dediğini ve bunun bir toplum için iyi birşey olmadığını, yaklaşık iki saatlik bir süresi olduğu için de, Atatürk&#8217;ün sözü edilen bazı olumlu yanlarını filme yansıtamadığını vs. belirtmişti.</p>
<p>Teknik açıdan filme bir özen gösterildiği ortada ama bazı canlandırmaların yapay kaldığı da aşikar. Filmin müziklerini yapan Goran Bregovic&#8217;in de kendinden beklenenin altında kaldığını söyleyebiliriz. Can Dündar &#8220;Acaba Atatürk&#8217;e ne kadar benziyor?&#8221; tartışmalarına yol açmamak için, Atatürk&#8217;ü canlandıran oyunculara yakın plan uygulamamaya özen göstermiş ki bu hamlesi, oldukça yerinde olmuş.</p>
<p>&#8220;Mustafa&#8221; bir yandan eleştirilirken, bir yandan yeni Atatürk filmlerinin de önünü açmış oldu. Umuyoruz önümüzdeki yıllarda, Atatürk&#8217;le ilgili, sinemamızda daha çok filme rastlarız.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sinemablog.com/mustafa.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>The Oxford Murders &#124; Oxford Cinayetleri</title>
		<link>http://www.sinemablog.com/the-oxford-murders-oxford-cinayetleri.html</link>
		<comments>http://www.sinemablog.com/the-oxford-murders-oxford-cinayetleri.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 26 Oct 2009 19:51:58 +0000</pubDate>
		<dc:creator>okuyucu</dc:creator>
				<category><![CDATA[2008]]></category>
		<category><![CDATA[Gerilim]]></category>
		<category><![CDATA[Romantik]]></category>
		<category><![CDATA[Sinema Filmi]]></category>
		<category><![CDATA[Suç]]></category>
		<category><![CDATA[Alex de la Iglesia]]></category>
		<category><![CDATA[Elijah Wood]]></category>
		<category><![CDATA[John Hurt]]></category>
		<category><![CDATA[Leonor Watling]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sinemablog.com/?p=813</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;The Oxford Murders &#8211; Oxford Cinayetleri&#8221; şaşırtıcı derecede zekice yazılmış, hayranlık uyandıran senaryosu ve neredeyse onun kadar başarılı yönetimi sayesinde, bana göre yılın en iyi filmlerinden biri&#8230; &#8220;Oxford Cinayetleri&#8221; giriş kısmında &#8220;Pi&#8221; veya &#8220;Good Will Hunting&#8221; tarzı bir filmle karşı karşıya olduğu hissiyatını veriyor izleyenlere. Matematik ile ilgili, sayılarla ve gerçeklerle ilgili hazmı hayli zor monolog ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>&#8220;The Oxford Murders &#8211; Oxford Cinayetleri&#8221; şaşırtıcı derecede zekice yazılmış, hayranlık uyandıran senaryosu ve neredeyse onun kadar başarılı yönetimi sayesinde, bana göre yılın en iyi filmlerinden biri&#8230;</p>
<p>&#8220;Oxford Cinayetleri&#8221; giriş kısmında &#8220;<a title="Pi" href="http://www.imdb.com/title/tt0138704/">Pi</a>&#8221; veya &#8220;<a title="Good Will Hunting" href="http://www.imdb.com/title/tt0119217/">Good Will Hunting</a>&#8221; tarzı bir filmle karşı karşıya olduğu hissiyatını veriyor izleyenlere. Matematik ile ilgili, sayılarla ve gerçeklerle ilgili hazmı hayli zor monolog ve diyaloglar, filmin başında bir bir sıralanıyor. Eğer siz de benim gibi matematiği pek &#8220;sevemeyen&#8221; ve matematikten yıllar yılı çekmiş biriyseniz, bir an için de olsa yanlış filmi izlemeye başladığınızı düşünebilirsiniz. Ama fazla endişelenmemeniz gerektiğini, eğer sabrederseniz, kısa bir süre sonra anlayacaksınızdır. Çünkü filmdeki ilk cinayet işlendiği zaman hikaye, basit ve zevkli bir bulmaca görünümü alıyor. Çok basit ama aynı zamanda çözmesi de bir o kadar zor bir bulmaca!</p>
<p>Filmde, Martin adlı Amerikan bir öğrencinin (<a title="Elijah Wood" href="http://www.imdb.com/name/nm0000704/">Elijah Wood</a>), misafir öğrenci olarak Oxford Üniversitesi&#8217;ne gelişini izliyoruz. Oxford&#8217;a geliş amacı büyük ölçüde Profesör Arthur Seldom (<a title="John Hurt" href="http://www.imdb.com/name/nm0000457/">John Hurt</a>) ile çalışma imkanına erişmek. Hatta bu nedenle kaldığı evi de, Profesör Arthur Seldom&#8217;un eski bir dostunun kaldığı yerden seçiyor. Profesörle iletişim kurmak için başarısız bir deneme gerçekleştiriyor. Fakat birliktelikleri, şifrelerle örülü bir cinayet serisine adım atmalarıyla başlıyor&#8230;</p>
<p>&#8220;Oxford Cinayetleri&#8221;nin başarısının sırrı, önemli oranda ayrıntılara önem veren ve bir makine gibi işleyen senaryosunda gizli. Öyle ki filmin finaline gelindiğinde, senaryonun müthiş başarısı ortaya çıkıyor. Normalde, sürprizle biten bir filmin finalinde, filmin içindeki birkaç cümle, hikayenin düğümünü çözse de, &#8220;Oxford Cinayetleri&#8221;nde filmde çok önemsiz gibi görünen birden fazla diyalog ve olay, filmin finalinde karşılığını bulmakta.</p>
<p>Ayrıca film boyunca durmaksızın &#8220;Katil Kim?&#8221; sorusunu sordurtuyor izleyiciye. Aslında hikayenin asıl derdinin &#8220;Katil Kim?&#8221; sorusu olduğu da meçhul. Çünkü film boyunca yakından izlediğimiz dört tane karakter mevcut ve katilin bu kişilerin arasından olup olmadığı da bilinemiyor. Bu durumda izleyen de katili zaman zaman dışarıdan biri diye düşünüyor, zaman zaman da hiç umulmadık bir karakter üzerinde bile şüpheye düşüyor. Matematik&#8217;le çok ilgili değilseniz, semboller üzerine kafa yormayı bırakıp meçhul katille ilgilenmek de kaçınılmaz oluyor.</p>
<p>Filmin yönetmenliği de en az senaryosu kadar başarılı demiştik. Sahiden de yönetmen <a title="Alex de la Iglesia" href="http://www.imdb.com/name/nm0407067/">Alex de la Iglesia</a>, şehrin kasvetli havasını ve hikayenin doğası gereği karakterlerin sahip olduğu karanlık ruh hallerini çok iyi yansıtıyor.</p>
<p>Son kısımlarında girdiği keskin virajları başarıyla geçen yapım, hikayenin sonundaki bu başarılı müdahaleler ile de övgüyü hak ediyor. Bu da çok boyutlu senaryosunun bir ürünü elbette.</p>
<p>Benim gördüğüm kadarıyla izleyenler, filmin başarısı konusunda ikiye bölünmüş durumda. Karmaşık polisiye hikayeleri sevmiyorsanız yapacak bir şey yok doğal olarak ama sadece John Hurt&#8217;un başarılı oyunculuğu bile filmi izlemek için başlı başına iyi bir neden olabilir bence. Yine de izleyip izlememe kararı size kalmış. Son olarak, filmin bir edebiyat uyarlaması olduğunu hatırlatmakta fayda var.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sinemablog.com/the-oxford-murders-oxford-cinayetleri.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Devrim Arabaları</title>
		<link>http://www.sinemablog.com/devrim-arabalari.html</link>
		<comments>http://www.sinemablog.com/devrim-arabalari.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 29 Sep 2009 20:41:05 +0000</pubDate>
		<dc:creator>senbilirsinabla</dc:creator>
				<category><![CDATA[2008]]></category>
		<category><![CDATA[Drama]]></category>
		<category><![CDATA[Sinema Filmi]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Ali Düşenkalkar]]></category>
		<category><![CDATA[Halit Ergenç]]></category>
		<category><![CDATA[Selçuk Yöntem]]></category>
		<category><![CDATA[Serhat Tutumluer]]></category>
		<category><![CDATA[Taner Birsel]]></category>
		<category><![CDATA[Tolga Örnek]]></category>
		<category><![CDATA[Uğur Polat]]></category>
		<category><![CDATA[Vahide Gördüm]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sinemablog.com/?p=787</guid>
		<description><![CDATA[Nicedir görmek istediği Devrim Arabaları&#8216;nın son sahnelerini görmeye yüreği dayanmayan &#8220;abla&#8221;, kulağı TV&#8217;de Türkmax&#8217;da, Google&#8217;a girer, filmin künyesini tarar: 2008 Türkiye yapımı, ilk Türk Malı arabaların yapımı anlatan filmin yönetmeni Tolga Örnek, oyuncuları zengin; Taner Birsel, Selçuk Yöntem, Halit Ergenç, Serhat Tutumluer, Vahide Gördüm, Ali Düşenkalkar, Uğur Polat&#8230; Atatürk&#8217;ün muhteşem bir öngörüyle kurup bıraktığı Cumhuriyet&#8217;in ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Nicedir görmek istediği <strong>Devrim Arabaları</strong>&#8216;nın son sahnelerini görmeye yüreği dayanmayan &#8220;abla&#8221;, kulağı TV&#8217;de Türkmax&#8217;da, Google&#8217;a girer, filmin künyesini tarar: 2008 Türkiye yapımı, ilk Türk Malı arabaların yapımı anlatan filmin yönetmeni<strong> Tolga Örnek</strong>, oyuncuları zengin; <strong>Taner Birsel, Selçuk Yöntem, Halit Ergenç, Serhat Tutumluer, Vahide Gördüm, Ali Düşenkalkar, Uğur Polat</strong>&#8230;</p>
<p>Atatürk&#8217;ün muhteşem bir öngörüyle kurup bıraktığı Cumhuriyet&#8217;in ilk yıllarında, yüce duygular gibi yoksulluğun da eşit paylaşıldığını düşünen, o yıllarda yaşamış, ülküyü paylaşabilmiş olmayı dileyen &#8220;abla&#8221;, motorun ilk mırıltısının duyulduğu sahneyi, ekranda mühendisler birbirlerine sarılırlarken, okurlarının ne sulugöz olduğunu düşünmelerine aldırmadan, zırıl zırıl ağlayarak izler.</p>
<p>Tüm yokluklara, arada kulaklarına gelen olumsuz yaklaşımlara, bütçe kısmalara, genelde İngilizce ile anlaşan <em>-olmazsa olmaz- </em>gözlemcilere, vatana ihanetin neferlerine (caaanım Uğur Polat) rağmen, herşeye rağmen araba, akılalmaz bir sürede <em>-iki adet olmak üzere- </em>yapılır. Filmin sonunda belirtildiği gibi, toplam dört araba ve 10 motor üretilirse de, benzini bittiği için &#8220;abla&#8221;nın bile aklında, -bu konuda hiç bir şey bilmeksizin- <em>100 metre gitti, kaldı</em>&#8230; gibisinden bir cümleyle çakılı, ilk Türk Malı araba, ilk Türk Malı uçakların hazin sonunu izler. &#8220;Abla&#8221; kırgın, kızgın düşünür; <em>nasıl bir bilinç düzeyidir ki, üzerinden 50 yıla yakın bir zaman geçmiş olmasına rağmen, halâ yürüyebilen araba (proje), sadece benzini bittiği için defteri dürülür!</em></p>
<p>Son zamanlarda, olguları, iyi, kötü diye ayırmadan, birinin diğeri olmaksızın anlamsız/dengesiz olacağı bilgisine ulaşalı, <em>&#8220;herşey tam olması gerektiği gibi&#8221;</em> fikrine aklı yatmışsa da &#8220;abla&#8221;, bildiği sonu izlemeye dayanamaz.</p>
<p>Film, 20. dakikasında ekranın altında beliren Hyundai, 55. dakikasında görünen Toyota reklamları ve sonunda, Selçuk Yöntem&#8217;in canlandırdığı mühendisin &#8220;<em>zaten Devrim adında bir arabanın sokaklarda dolaşmasına izin vermezlerdi&#8221;</em> yaklaşımıyla gayet anlamlı bir rota izleyerek sona erer.</p>
<p>&#8220;Abla&#8221; düşünür durur, <em>kayıplarımız, aşağılık duygumuzdan mı kaynaklanmaktadır, aşağılık duygumuz kayıplarımızdan mı</em>, bir türlü karara varamaz&#8230;<strong><br />
</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sinemablog.com/devrim-arabalari.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Transsiberian &#124; Sibirya Ekspresi</title>
		<link>http://www.sinemablog.com/transsiberian-sibirya-ekspresi.html</link>
		<comments>http://www.sinemablog.com/transsiberian-sibirya-ekspresi.html#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 26 Sep 2009 09:07:02 +0000</pubDate>
		<dc:creator>okuyucu</dc:creator>
				<category><![CDATA[2008]]></category>
		<category><![CDATA[Drama]]></category>
		<category><![CDATA[Gerilim]]></category>
		<category><![CDATA[Gizem]]></category>
		<category><![CDATA[Sinema Filmi]]></category>
		<category><![CDATA[Suç]]></category>
		<category><![CDATA[Ben Kingsley]]></category>
		<category><![CDATA[Brad Anderson]]></category>
		<category><![CDATA[Eduardo Noriega]]></category>
		<category><![CDATA[Emily Mortimer]]></category>
		<category><![CDATA[Kate Mara]]></category>
		<category><![CDATA[Woody Harrelson]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sinemablog.com/?p=784</guid>
		<description><![CDATA[Oyuncu kadrosuyla da dikkat çeken film, gerilim türünü sevenler için tatmin edici olabilir. Yine de büyük beklentilerle izlememekte yarar var. Filmde, Amerikalı bir çift olan Roy (Woody Harrelson) ve Jessie (Emily Mortimer)&#8217;nin serüvenini izliyoruz. Bu ikili, tren yolculukları sırasında tanıştıkları Abby (Kate Mara) ve Carlos (Eduardo Noriega) çiftiyle bir dostluk kurarlar. Ama Carlos&#8217;un Jessie üzerindeki ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Oyuncu kadrosuyla da dikkat çeken film, gerilim türünü sevenler için tatmin edici olabilir. Yine de büyük beklentilerle izlememekte yarar var.</p>
<p>Filmde, Amerikalı bir çift olan Roy (Woody Harrelson) ve Jessie (Emily Mortimer)&#8217;nin serüvenini izliyoruz. Bu ikili, tren yolculukları sırasında tanıştıkları Abby (Kate Mara) ve Carlos (Eduardo Noriega) çiftiyle bir dostluk kurarlar. Ama Carlos&#8217;un Jessie üzerindeki etkisi beklenmedik olayların kapısını aralayacaktır&#8230;</p>
<p>Filmde Woody Harrelson, Emily Mortimer ve Ben Kingsley rol alıyor. Filmin yönetmeni, sinemaseverlerin &#8220;The Machinist-Makinist&#8221;den hatırlayabileceği Brad Anderson. Bu filmde &#8220;The Machinist&#8221;deki gibi ses getirecek bir iş çıkarmadığını belirtmek gerek Anderson&#8217;ın. Film ilk bölümünde gergin bir atmosfer yaratsa da, gerilim severlerin özellikle ilk bölümden memnun kalmayacağını belirtmekte yarar var. Yani filme sürekli yakıştırılan Hitchcock tarzı gerilimi, ilk bölümde görememekteyiz. İkinci bölümde ise işler biraz değişiyor ve filmin içinde yaşanan bazı gelişmelerden ötürü, filme bir gerilim havası hakim oluyor. Yönetmen Anderson burada, oyunculuklardan da oldukça güç almış. Büyük kısmı bir trenin içinde geçen filmde, o &#8220;kaçış yok&#8221; havasını çok iyi yaratıyor. Yine de bu filmden müthiş bir gerilim diye bahsetmek doğru olmaz. Koskoca bir saatini, sadece birbirlerine garip bir şekilde bakan karakterler üzerinden gerilim yaratmak amacıyla harcadığı için bile film ,başarılı bir gerilim filmi sınıfından çıkarılabilir.</p>
<p>Oyunculuklara gelirsek, Woody Harrelson trenlere takıntılı koca Roy rolünde oldukça başarılı. Eşinin eski günlerinin daha &#8220;maceralı&#8221; olması nedeniyle, Roy en ufak bir şeyi bile abartıp eşini etkilemeye çalışan bir karakter. Bu telaşlı karakteri perdeye çok iyi yansıtıyor Harrelson. Diğer oyuncular da -Ben Kingsley ve Eduardo Noriega dışında- büyük işler başarmasalar da, göze batan bir durum da yok.</p>
<p>Büyük beklentilerle izlenilmediği taktirde, iyi bir seyirlik olabilir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sinemablog.com/transsiberian-sibirya-ekspresi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>RocknRolla</title>
		<link>http://www.sinemablog.com/rocknrolla.html</link>
		<comments>http://www.sinemablog.com/rocknrolla.html#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 16 Sep 2009 10:17:55 +0000</pubDate>
		<dc:creator>okuyucu</dc:creator>
				<category><![CDATA[2008]]></category>
		<category><![CDATA[Aksiyon]]></category>
		<category><![CDATA[Komedi]]></category>
		<category><![CDATA[Suç]]></category>
		<category><![CDATA[Gerard Butler]]></category>
		<category><![CDATA[Guy Ritchie]]></category>
		<category><![CDATA[Thandie Newton]]></category>
		<category><![CDATA[Tom Wilkinson]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sinemablog.com/?p=780</guid>
		<description><![CDATA[Yönetmen Guy Ritchie, ilgi görmeyen birkaç &#8220;farklı&#8221; filmden sonra &#8220;RocknRolla&#8221; ile başarılı olmaya alışık olduğu tarza iyi bir dönüş yapıyor. Guy Ritchie -eğer izlemeyi bırakmadılarsa!- çekirdek izleyici kitlesine &#8220;Lock, Stock and Two Smoking Barrels &#8211; Ateşten Kalbe Akıldan Dumana&#8221; ile ulaşmıştı. Özellikle oyuncu kadrosuyla &#8220;Lock, Stock&#8230;&#8221;ı gölgede bırakan &#8220;Snatch-Kapışma&#8221; de tarzıyla &#8220;Lock, Stock&#8230;&#8221;a oldukça yakındı. Ve Guy ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Yönetmen Guy Ritchie, ilgi görmeyen birkaç &#8220;farklı&#8221; filmden sonra &#8220;RocknRolla&#8221; ile başarılı olmaya alışık olduğu tarza iyi bir dönüş yapıyor.</p>
<p>Guy Ritchie -eğer izlemeyi bırakmadılarsa!- çekirdek izleyici kitlesine &#8220;Lock, Stock and Two Smoking Barrels &#8211; Ateşten Kalbe Akıldan Dumana&#8221; ile ulaşmıştı. Özellikle oyuncu kadrosuyla &#8220;Lock, Stock&#8230;&#8221;ı gölgede bırakan &#8220;Snatch-Kapışma&#8221; de tarzıyla &#8220;Lock, Stock&#8230;&#8221;a oldukça yakındı. Ve Guy Ritchie bu iki filmiyle pek çok izleyicinin gözünde saygın yönetmenler arasına adını yazdırdı. Ancak &#8220;Snatch&#8221;den sonra daha çok dünyaca ünlü pop yıldızı Madonna ile yapmış olduğu evlilikle adından söz ettirdi. En son &#8220;Revolver&#8221; ile oldukça kötü eleştiriler almıştı. Üstelik filmde Jason Statham ve Ray Liotta gibi üst düzey oyuncular olmasına rağmen. Yönetmenin son filmi, uzun süredir merakla beklenen uyarlama &#8220;Sherlock Holmes&#8221;. Film, son anda bir değişiklik olmazsa, Kasım 2009&#8242;da vizyona girecek. Ritchie&#8217;nin en başarılı kabul edilen filmlerine bakarsak, RocknRolla&#8217;yı da eklersek (Diğerleri &#8220;Snatch&#8221; ve &#8220;Lock, Stock and Two Smoking Barrels&#8221;), üç filmi de benzer öyküler anlatıyor. Tamam filmler başarılı ama böyle giderse Ritchie&#8217;nin kendini tekrar ettiği de iddia edilebilir. Bu yüzden &#8220;Sherlock Holmes&#8221;ün yönetmenliğini üstlenmesi, şimdilik doğru bir hamle gibi gözüküyor&#8230;</p>
<p>&#8220;RocknRolla&#8221;ya gelirsek,Ritchie karmaşık bir mafya hikayesi anlatıyor yine. Ödenmeyen bir borç, bir soygun, yanlış anlaşılma, bir soygun daha ve yine doğal olmasına rağmen oldukça komik mafya adamları var karşımızda. Guy Ritchie bu karışık öyküyü, enteresan karakterler, başarılı diyaloglar ve akıcı bir üslupla çekici kılmayı başarıyor. Ritchie başarısız değil ama hayranları için de filmin bir &#8220;Snatch&#8221;  tadında olmadığını belirtmek gerek. Ritchie&#8217;nin eski başarısını yakalayıp yakalayamayacağını da zaman gösterecek tabii ki.</p>
<p>Filmde &#8220;300&#8243; ile adını duyura Gerard Butler, Tom Wilkinson ve Thandie Newton rol alıyor. Aralarında en başarılı isim ise -doğal olarak- Tom Wilkinson. Oyuncu kadrosuyla da dikkat çeken film, umuyoruz Guy Ritchie&#8217;nin yükselişinin ilk adımı olur.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sinemablog.com/rocknrolla.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Seven Pounds &#124; Yedi Yaşam</title>
		<link>http://www.sinemablog.com/seven-pounds-yedi-yasam.html</link>
		<comments>http://www.sinemablog.com/seven-pounds-yedi-yasam.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 11 Sep 2009 14:47:27 +0000</pubDate>
		<dc:creator>okuyucu</dc:creator>
				<category><![CDATA[2008]]></category>
		<category><![CDATA[Drama]]></category>
		<category><![CDATA[Sinema Filmi]]></category>
		<category><![CDATA[Barry Pepper]]></category>
		<category><![CDATA[Gabriele Muccino]]></category>
		<category><![CDATA[Rosario Dawson]]></category>
		<category><![CDATA[Will Smith]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sinemablog.com/?p=779</guid>
		<description><![CDATA[Will Smith&#8217;in başrolünde yer aldığı &#8220;Seven Pounds (Yedi Yaşam)&#8221; dokunaklı öyküsüyle insanın &#8220;içine işleyen&#8221; oldukça etkileyici bir yapım. Konusunu bilmeyen bir izleyici için &#8220;Seven Pounds&#8221; başlangıçta biraz sabır gerektiren bir film. Filmin başlangıcında birçok isimle yüz yüze kalıyorsunuz. Bu isimlerin kimler olduğunu ve aralarında ne tür bir bağ bulunduğunu kestiremiyorsunuz. Fakat on beş-yirmi dakikalık bir ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Will Smith&#8217;in başrolünde yer aldığı &#8220;Seven Pounds (Yedi Yaşam)&#8221; dokunaklı öyküsüyle insanın &#8220;içine işleyen&#8221; oldukça etkileyici bir yapım.</p>
<p>Konusunu bilmeyen bir izleyici için &#8220;Seven Pounds&#8221; başlangıçta biraz sabır gerektiren bir film. Filmin başlangıcında birçok isimle yüz yüze kalıyorsunuz. Bu isimlerin kimler olduğunu ve aralarında ne tür bir bağ bulunduğunu kestiremiyorsunuz. Fakat on beş-yirmi dakikalık bir süre sonunda yavaş yavaş filme girmek mümkün oluyor.</p>
<p>Filmde Will Smith&#8217;in hayat verdiği Ben Thomas&#8217;ın, bulduğu yedi kişiye, ihtiyacı doğrultusunda her birine ayrı bir organını bağışlaması işleniyor. Ama Ben&#8217;in, bu organ bağışı için doğal ölümünü beklemeye niyeti yok&#8230;</p>
<p>Kağıt üzerinde pek mantıklı durmayan bu fikir, Will Smith&#8217;in içten oyunu ve filmin içinde barındırdığı, yavaş yavaş ortaya çıkan sırlarla izleyiciyi kısa bir süre sonra filme bağlıyor. İzleyici, bir süre sonra ister istemez Ben ile hareket etmeye başlıyor filmin içinde. Onu daha iyi tanıyor ve İtalyan yönetmen Gabriele Muccino&#8217;nun doğru hamlesi sayesinde Ben&#8217;e iyice bağlanıyor. Filmin final kısmına kadar -oldukça yerinde bir kararla-  çok hızlı ilerlemediğini söyleyebilmek mümkün. Finalinde ise izleyeni zor bir tercih yapmaya sürüklüyor. İzleyenin, finaldeki iki seçenekten hangisinin &#8220;doğru&#8221; olduğunu anlayabilmesi zor çünkü ortada, Ben&#8217;in organlarını bağışlamasıyla ilgili kararda, kesin bir doğru yok. Ben&#8217;in yaşamla ölüm arasında yapmak mecburiyetinde olduğu tercihte sanki ikiside bir şekilde doğru tercih konumuna yerleşmiş durumda. İkisi de &#8220;doğru&#8221; ama sanki ikisi de mutsuz bir son!</p>
<p>Benim burada çok iyi anlatamadığım bu duyguları en iyi şekilde hissedebilmenin yolu, tabii ki filmi izlemekten geçiyor. Filmi izlemediyseniz eğer, izleyince ne demek istediğimi anlayacağınıza inanıyorum.</p>
<p>Will Smith gerçekten müthiş oynuyor. &#8220;I am Legend&#8221; ile iyi bir drama oyuncusu olduğunu zaten iyiden iyiye kanıtlamıştı. Muccino ile ilk çalışması olan &#8220;The Pursuit of Happyness&#8221; daki başarısı da tabii halen akıllarda. Bu filmde de Smith&#8217;in oyunculuğu filme çok şeyler kazandırıyor. Smith&#8217;e filmde Rosario Dawson eşlik ediyor. Bunun yanında Barry Pepper da filme ayrı bir renk katıyor. Şahsi fikrime göre Hollywood Barry Pepper&#8217;a -Örneğin: &#8220;Three Burials&#8221;da olduğu gibi- artık daha fazla şans tanımalı çünkü Pepper&#8217;ın yer aldığı filmlere ayrı bir ışıltı kattığı açık.</p>
<p>&#8220;Seven Pounds&#8221; mutlaka izlenmesi gereken, duygusal yoğunluğu yüksek iyi bir film.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sinemablog.com/seven-pounds-yedi-yasam.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Gran Torino</title>
		<link>http://www.sinemablog.com/gran-torino.html</link>
		<comments>http://www.sinemablog.com/gran-torino.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 31 Aug 2009 14:41:33 +0000</pubDate>
		<dc:creator>okuyucu</dc:creator>
				<category><![CDATA[2008]]></category>
		<category><![CDATA[Drama]]></category>
		<category><![CDATA[Sinema Filmi]]></category>
		<category><![CDATA[Suç]]></category>
		<category><![CDATA[Clint Eastwood]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sinemablog.com/?p=773</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;Gran Torino&#8221; gücünü büyük ölçüde Clint Eastwood&#8216;un (aynı zamanda filmin yönetmeni) oyunculuğundan alıyor. Film ayrıca samimi ve duygusal yapısıyla da öne çıkıyor. &#8220;Gran Torino&#8221;da Kore gazisi Walt Kowalski&#8217;nin, Hmong halkına mensup komşularıyla ilişkisi anlatılıyor. Sıkı bir milliyetçi olan Kowalski, başlangıçta komşularıyla arası kötü olsa da, çocuklarıyla da arası kötü olduğundan ve eşi de kısa süre ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>&#8220;Gran Torino&#8221; gücünü büyük ölçüde <a href="http://www.imdb.com/name/nm0000142/">Clint Eastwood</a>&#8216;un (aynı zamanda filmin yönetmeni) oyunculuğundan alıyor. Film ayrıca samimi ve duygusal yapısıyla da öne çıkıyor.</p>
<p>&#8220;Gran Torino&#8221;da Kore gazisi Walt Kowalski&#8217;nin, Hmong halkına mensup komşularıyla ilişkisi anlatılıyor. Sıkı bir milliyetçi olan Kowalski, başlangıçta komşularıyla arası kötü olsa da, çocuklarıyla da arası kötü olduğundan ve eşi de kısa süre önce vefat ettiğinden, &#8220;yalnızlığına yenilip&#8221; komşularını tehdit eden başka bir Hmong çetesi vesilesiyle komşularıyla yakınlaşıyor.</p>
<p>Clint Eastwood&#8217;un canlandırdığı Kowalski karakteri, daha önce birçok Hollywood yapımında karşımıza çıkan &#8220;huysuz ihtiyar&#8221; denebilecek türden tipik bir karakter. Ama Clint Eastwood, Kowalski karakterini canlandırırken ustalığını konuşturmuş. Belki bu karakteri başka aktörler de başarıyla canlandırabilirdi ama muhtemelen Clint Eastwood kadar &#8220;samimi&#8221; olamazlardı.</p>
<p>Kaldı ki filmin başarısı da büyük ölçüde samimi olmasından kaynaklanıyor. Yoksa bazı yan karakterler ve hikayedeki birkaç unsur dışında, Kowalski&#8217;nin mahallenin &#8220;bekçiliğini&#8221; yapması gibi, karşımızda duran çok farklı bir öykü değil.</p>
<p>Film, Kowalski üzerinden Amerika&#8217;da görülen &#8220;hoşgörüsüzlüğü&#8221; de yansıtıyor perdeye. Tarihinde birçok savaş barındıran Amerika&#8217;da, baş karakterin Kore gazisi olması ve Kowalski&#8217;nin tabiriyle etrafındaki &#8220;çekik gözlülere&#8221; önyargılı bakması elbette ki tesadüf değil.  Kowalski&#8217;nin komşularıyla yavaş yavaş anlaşmaya başlaması da, bu önyargının ne kadar gereksiz olduğunu gösteriyor. Yani filmin iddiası bu.</p>
<p>Uzun lafın kısası, birçok Eastwood filmi gibi &#8220;GranTorino&#8221; da izlenmeye değer. Belki kolay tahmin edilebilse de, Eastwood&#8217;un başarılı yönetmenliği sayesinde etkileyici bir final izliyoruz. Eastwood, yönetmenlik kariyerine, bu başarıyla devam ederse, belli ki ileride yönetmenlikteki ustalığıyla anılan bir oyuncu olacak.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sinemablog.com/gran-torino.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
