LOST IN TRANSLATION | BİR KONUÅžABİLSE…
17 Haziran 2006
yamahe
Scarlett Johansson ve Bill Murray‘le gerçek anlamda tanıştığım ilk film olan Lost in Translation, Soffia Coppola imzasını taşıyor.
‘Sadece iyi filmler yapmak istiyorum’ diyen ve bunu da baÅŸaracak gibi duran Johansson, filmlerinin neredeyse tümünde sıradan, hayatın içinden karakterleri canlandırmayı tercih ediyor. Bunun en etkili örneklerinden birini de bu filmde sunuyor. Hayatın içinden karakterleri baÅŸarıyla canlandırararak zor olanı baÅŸaran Johansson, Island gibi yüksek bütçeli bir aksiyon filminde oyunculuk gücünü ortaya koyamıyor, oyunculuÄŸun arka planda kaldığı bir filmde anlamını yitiriyor.
Bill Murray ise tam bir usta… Scarlett Johansson’un aksine, bir karakter oyuncusu olduÄŸunu düşündüğüm Murray, bu filmin ardından Broken Flowers filmindeki performansıyla nezdimdeki yerini daha bir saÄŸlamlaÅŸtırdı. Rahat tavırlarıyla dikkat çeken Bill Murray, bazı sahnelerde doÄŸaçlama yaparak filmlerine doÄŸal ve serin bir hava katıyor.
Aslında bu noktada durup netleştiremediğim bir noktayı araya sıkıştırarak karakter oyuncusu kavramındaki kargaşaya değinmek istiyorum. Bunun o kadar çeşitli kullanım biçimlerine şahit oldum ki, bir nebze kafam karıştı. Mesela;
1. Yardımcı oyuncular için kullanımı,
2. Her filmde benzer karakterleri canlandıranlar için kullanımı,
3. Her rolün hakkını veren oyuncular için kullanımı,
4. Bir de başrol karakter oyuncusu çıktı ki, o da nadir ve ilginç rolleri çıkarabilen oyuncular için kullanımı.
En çok rastladığım kullanım biçimi birinci şıktaki gibi olsa da, en bariz karakter oyuncusu yakıştırmaları Robert de Niro, Jack Nicholsan gibi ustalara yapılıyor.
Benim zihnimde oluÅŸan tanımı ise, canlandırdığı karakterlere kendi niteliklerinden bir ÅŸeyler katma yetisine/yetkisine sahip oyunculara verilen sıfat… Bunun hem olumlu ve hem de olumsuz sonuçlara ulaÅŸması mümkün. Bir oyuncunun canlandırdığı karakterleri arasında benzerlikler ortaya çıkıyor: Robert de Niro’da, Jack Nicholsan’da olduÄŸu gibi olumlu ya da sürekli aynı karakterde gördüğümüz için eleÅŸtirdiÄŸimiz oyuncular gibi olumsuz…
Oscar‘da ‘En İyi Orjinal Senaryo’ ödülünü; BAFTA‘da ‘En İyi Kurgu’, ‘En İyi Erkek Oyuncu’ ve ‘En İyi Kadın Oyuncu’ ödüllerini; Altın Küre‘de ‘En İyi Senaryo’, ‘Müzikal ya da Komedi dalında En İyi Erkek Oyuncu’ ve ‘En İyi Film’ ödüllerini alan filmimizin bir diÄŸer özelliÄŸi ise “…Ve sonsuza dek yalnız kaldılar!” baÅŸlıklı yazısı ile Nihal Bengisu Karaca ablamızın yorumlarıyla müşerref olmamı saÄŸlamasıdır. Filmi, yaşı ilerlemiÅŸ bir adam ile genç bir kız arasındaki bir aÅŸk hikayesi ya da kaçamağı olarak tanımlayan ve buna benzer sığ yorumlarla filmi özet geçen yazılara hasta olduÄŸum bir sırada karşıma çıkan metni sizlerle paylaÅŸmak istedim ve bunun üzerine söz söylemeyi kendime zül addettim.
…Ve sonsuza de yalnız kaldılar!
Nihal Bengisu Karaca
“Yalnızlık üçe ayrılır. İlkini talep edersiniz, bir yazıyı yazmak, bir kitabı okumak için yalnız kalmalısınızdır, sözgelimi. İkincisi içine bırakıldığınız yalnızlıktır, onu seçmemiÅŸsinizdir, başınıza gelmiÅŸtir.
Üçüncüsü yaptığınız bir tercihin, bir iş gezisinin, bir iş değiştirmenin, bir tebdili mekanın ardından gelen; kimseye yakınamayacağınız, kendinize bile şikayet edemeyeceğiniz, hakkında şımarıklık yapma lüksünüzün olmadığı bir yalnızlık türüdür. Bir iş gezisi için gittiğiniz yabancı bir ülkede, otel odasında, programınızdan arta kalan saatlerle ne halt edeceğinizi bilemediğiniz anlardaki yalnızlık gibi (Bob). Yahut yürütmek için, otel odasının pencere kenarına tünemenizin yettiği, mutlu bir evliliğin verdiği yalnızlık gibi (Charlotte).
Bob ve Charlotte’in yalnızlığı üçüncü tip yalnızlık. İkisi de bir kader mahkumu deÄŸil ve planladıkları bir yalnızlık içinde deÄŸiller. Yaptıkları seçimlerin, tercih ettikleri eylem silsilesinin son kertesinde gelmiÅŸ, yalnızlığa çakılmış durumdalar. Bob ellili yaÅŸlarını sürmekte, Charlotte ise 20′lerin ilk yarısında, felsefe okumuÅŸ bir iÅŸsiz. Bob film yıldızı ve bir reklam filminin çekimleri için Japonya’da; bugün kendisine baktığında, geçmiÅŸinin iyi bir ÅŸeylere hizmet etmediÄŸini düşünüyor. Halen sevdiÄŸi eÅŸiyle artık iletiÅŸim kuramıyor. Bob’un bir parça diyalog kurabilme giriÅŸimi bile ÅŸu kahredici replikle yanıtlanıyor: “Bob, senin için kaygılanmalı mıyım?”
Charlotte iki yıldır evli olduÄŸu ve aslında çok sevdiÄŸi John ile birlikte bir otel odasında kalıyor, John’un iÅŸine düşkün olması ve çok sık yalnız kalması nedeniyle evliliÄŸini sorgulama eÅŸiÄŸinde, ama hayatta ne olmaya ve ne yapmaya karar veremeyen Charlotte bu sorgulamayı da diÄŸer ÅŸeyler gibi ertelemekte.
Soffia Coppola’nın anlatmak istediÄŸi kaybolmuÅŸluk ve yalnızlık halkaları için Japonya biçilmiÅŸ kaftan. Coppola karakterleri yakınlaÅŸtıran dinamiÄŸi yabancı bir ülklede duyduÄŸumuz acemilik, cahillik ve yabancılık üzerinden anlatmaya çalışıyor. Japonya’nın özgün kültürüne en az filmin kahramanları kadar yabancıyız; Japonların iÅŸ, yemek, ibadet riteülleri karşısında kahramanların yaÅŸadığı hisleri hemen karşılıyoruz. Bir de kahramanların ötesinde izleyici olarak ‘biz’, artık kendisi gibi olmak istemeyen, genetik kodlarındaki ‘yavaÅŸlığı’ ve sindire sindire yaÅŸama pratiÄŸini müthiÅŸ bir hıza ve mekanik insana tercüme etmiÅŸ Japon modernizminin verdiÄŸi ‘yabancılaÅŸma’ ile tedirgin ediliyoruz, yönetmen tarafından. Hayatını akışa bıraktığında anlamsızlık ve boÅŸluk hissi içinde azalan, onu baÅŸka bir hayat yapmaya çalıştığında ise onun slikonlu ve botoxlu bir uvertür ÅŸarkıcıya benzemeye baÅŸladığını görüp hayatından soÄŸuyan insanların durduÄŸu, durmak zorunda olduÄŸu eÅŸikte karşılaşıyor Bob ve Charlotte. Ama bu yakınlaÅŸma, tıpkı gerçek hayatın içinde olan ÅŸeyler gibi, ne o, ne de bu türde; ne tümüyle arkadaÅŸlık, ne tümüyle dostluk kıvamında. Yalnızlıkların üçüncü hali gibi, hem seçilen hem de gidilecek istikametin bilinmediÄŸi üçüncü halden bir yakınlaÅŸma türü bu. Aralarında kolay eritilemeyecek yılların ve birikimlerin bulunduÄŸu bu iki insanın; biri standart insan ölçülerine göre son derece baÅŸarılı ve zengin, diÄŸeri eÅŸinin peÅŸinde sürüklenmekte olan bir aylak; benzer konularda nasıl aynı mevzilerde olabileceÄŸini izliyorsunuz içiniz burkularak. Söz konusu olan hayatının iplerini kaçırmak ya da hiçbir zaman tutamamış olmak olduÄŸunda genel geçer ölçülerin nasıl çuvallayacağını anlatıyor bu ortak mevzii. Elli yaşındaki Bob’un küçücük bir kıza kasıla kasıla vereceÄŸi hiçbir öğüt yok; o küçük kadın da ‘gençlik aşısı’ filan olmaktan çok uzakta; birini sevmenin yalnızlıktan boÄŸulmak anlamına gelebilmesi gibi paradoksların, hayatta kendisi için ‘önemli’ olabilecek bir ÅŸey bulabilmenin zorluÄŸunu sindirmeye çalışıyor. Bob ve Charlotte; İkisi de, hayatın çok farklı merhalelerinde sadece ‘duruyor’ olmanın sınavını vermekteler. Durmak, koÅŸmaktan daha zor gerçekten.
Film, kelimelere dökmenin ve kategorize etmenin zor olduÄŸu birtakım insanlık, yalnızlık ve ruhdaÅŸlık hallerini anlatmaya soyunuyor. Lisan-ı hal üzre tercihi o kadar iddialı ki yönetmenin, final sekansında gözlerimizin önünde filmin en yoÄŸun sekansının en temel dinamiÄŸine ‘mahremiyet’ izafe ediyor; Bob’un Charlotte’un kulağına fısıldadığı o son sözcükleri duymamıza izin vermiyor. Kahramanlarının ne aÅŸk ne de baÅŸka bir ÅŸey olan, ne baÅŸlamış ne de bitmiÅŸ olan karşılaÅŸmalarını, aynı otelde kalan iki yabancının önemsiz ve turistik karşılaÅŸması gibi algılamamıza izin vermediÄŸi gibi.”
| Başlık | İçerik |
|---|---|
| Film: | Lost in Translation |
| Yönetmen: | Sofia Coppola |
| Gösterim Tarihi: | 3 October 2003 (USA) / Diğer Ülkeler |
| Tür: | Comedy | Drama | Romance |
| Slogan: | Everyone wants to be found. |
| Rating: | 98,102 oy, ort. 7.9 / 10 |
| Süre: | 102 |
| Ödüller: | Won Oscar. Another 70 wins&58 nominations |
| Oyuncular: | Scarlett Johansson, Bill Murray, Akiko Takeshita, Kazuyoshi Minamimagoe, Kazuko Shibata … |
| Diğer Bilgiler: | |
| Fotoğraflar: |
|
| Poster: |
|
|
Powered by IMDB Tag
|






1 AÄŸustos 2008 / 0:53
çok hoÅŸ bi filmdi…dogaldı….