Lost in Translation | Bir Konuşabilse…

- 17/06/2006
7,07(14 oy)

Scarlett Johansson ve Bill Murray‘le gerçek anlamda tanıştığım ilk film olan Lost in Translation, Soffia Coppola imzasını taşıyor.

‘Sadece iyi filmler yapmak istiyorum’ diyen ve bunu da başaracak gibi duran Johansson, filmlerinin neredeyse tümünde sıradan, hayatın içinden karakterleri canlandırmayı tercih ediyor. Bunun en etkili örneklerinden birini de bu filmde sunuyor. Hayatın içinden karakterleri başarıyla canlandırararak zor olanı başaran Johansson, Island gibi yüksek bütçeli bir aksiyon filminde oyunculuk gücünü ortaya koyamıyor, oyunculuğun arka planda kaldığı bir filmde anlamını yitiriyor.

Bill Murray ise tam bir usta… Scarlett Johansson’un aksine, bir karakter oyuncusu olduğunu düşündüğüm Murray, bu filmin ardından Broken Flowers filmindeki performansıyla nezdimdeki yerini daha bir sağlamlaştırdı. Rahat tavırlarıyla dikkat çeken Bill Murray, bazı sahnelerde doğaçlama yaparak filmlerine doğal ve serin bir hava katıyor.

Aslında bu noktada durup netleştiremediğim bir noktayı araya sıkıştırarak karakter oyuncusu kavramındaki kargaşaya değinmek istiyorum. Bunun o kadar çeşitli kullanım biçimlerine şahit oldum ki, bir nebze kafam karıştı. Mesela;

1. Yardımcı oyuncular için kullanımı,
2. Her filmde benzer karakterleri canlandıranlar için kullanımı,
3. Her rolün hakkını veren oyuncular için kullanımı,
4. Bir de başrol karakter oyuncusu çıktı ki, o da nadir ve ilginç rolleri çıkarabilen oyuncular için kullanımı.

En çok rastladığım kullanım biçimi birinci şıktaki gibi olsa da, en bariz karakter oyuncusu yakıştırmaları Robert de Niro, Jack Nicholsan gibi ustalara yapılıyor.

Benim zihnimde oluşan tanımı ise, canlandırdığı karakterlere kendi niteliklerinden bir şeyler katma yetisine/yetkisine sahip oyunculara verilen sıfat… Bunun hem olumlu ve hem de olumsuz sonuçlara ulaşması mümkün. Bir oyuncunun canlandırdığı karakterleri arasında benzerlikler ortaya çıkıyor: Robert de Niro’da, Jack Nicholsan’da olduğu gibi olumlu ya da sürekli aynı karakterde gördüğümüz için eleştirdiğimiz oyuncular gibi olumsuz…

Oscar‘da ‘En İyi Orjinal Senaryo’ ödülünü; BAFTA‘da ‘En İyi Kurgu’, ‘En İyi Erkek Oyuncu’ ve ‘En İyi Kadın Oyuncu’ ödüllerini; Altın Küre‘de ‘En İyi Senaryo’, ‘Müzikal ya da Komedi dalında En İyi Erkek Oyuncu’ ve ‘En İyi Film’ ödüllerini alan filmimizin bir diğer özelliği ise “…Ve sonsuza dek yalnız kaldılar!” başlıklı yazısı ile Nihal Bengisu Karaca ablamızın yorumlarıyla müşerref olmamı sağlamasıdır. Filmi, yaşı ilerlemiş bir adam ile genç bir kız arasındaki bir aşk hikayesi ya da kaçamağı olarak tanımlayan ve buna benzer sığ yorumlarla filmi özet geçen yazılara hasta olduğum bir sırada karşıma çıkan metni sizlerle paylaşmak istedim ve bunun üzerine söz söylemeyi kendime zül addettim.

…Ve sonsuza dek yalnız kaldılar!

Nihal Bengisu Karaca

“Yalnızlık üçe ayrılır. İlkini talep edersiniz, bir yazıyı yazmak, bir kitabı okumak için yalnız kalmalısınızdır, sözgelimi. İkincisi içine bırakıldığınız yalnızlıktır, onu seçmemişsinizdir, başınıza gelmiştir.

Üçüncüsü yaptığınız bir tercihin, bir iş gezisinin, bir iş değiştirmenin, bir tebdili mekanın ardından gelen; kimseye yakınamayacağınız, kendinize bile şikayet edemeyeceğiniz, hakkında şımarıklık yapma lüksünüzün olmadığı bir yalnızlık türüdür. Bir iş gezisi için gittiğiniz yabancı bir ülkede, otel odasında, programınızdan arta kalan saatlerle ne halt edeceğinizi bilemediğiniz anlardaki yalnızlık gibi (Bob). Yahut yürütmek için, otel odasının pencere kenarına tünemenizin yettiği, mutlu bir evliliğin verdiği yalnızlık gibi (Charlotte).

Bob ve Charlotte’in yalnızlığı üçüncü tip yalnızlık. İkisi de bir kader mahkumu değil ve planladıkları bir yalnızlık içinde değiller. Yaptıkları seçimlerin, tercih ettikleri eylem silsilesinin son kertesinde gelmiş, yalnızlığa çakılmış durumdalar. Bob ellili yaşlarını sürmekte, Charlotte ise 20’lerin ilk yarısında, felsefe okumuş bir işsiz. Bob film yıldızı ve bir reklam filminin çekimleri için Japonya’da; bugün kendisine baktığında, geçmişinin iyi bir şeylere hizmet etmediğini düşünüyor. Halen sevdiği eşiyle artık iletişim kuramıyor. Bob’un bir parça diyalog kurabilme girişimi bile şu kahredici replikle yanıtlanıyor: “Bob, senin için kaygılanmalı mıyım?”

Charlotte iki yıldır evli olduğu ve aslında çok sevdiği John ile birlikte bir otel odasında kalıyor, John’un işine düşkün olması ve çok sık yalnız kalması nedeniyle evliliğini sorgulama eşiğinde, ama hayatta ne olmaya ve ne yapmaya karar veremeyen Charlotte bu sorgulamayı da diğer şeyler gibi ertelemekte.

Soffia Coppola’nın anlatmak istediği kaybolmuşluk ve yalnızlık halkaları için Japonya biçilmiş kaftan. Coppola karakterleri yakınlaştıran dinamiği yabancı bir ülklede duyduğumuz acemilik, cahillik ve yabancılık üzerinden anlatmaya çalışıyor. Japonya’nın özgün kültürüne en az filmin kahramanları kadar yabancıyız; Japonların iş, yemek, ibadet riteülleri karşısında kahramanların yaşadığı hisleri hemen karşılıyoruz. Bir de kahramanların ötesinde izleyici olarak ‘biz’, artık kendisi gibi olmak istemeyen, genetik kodlarındaki ‘yavaşlığı’ ve sindire sindire yaşama pratiğini müthiş bir hıza ve mekanik insana tercüme etmiş Japon modernizminin verdiği ‘yabancılaşma’ ile tedirgin ediliyoruz, yönetmen tarafından. Hayatını akışa bıraktığında anlamsızlık ve boşluk hissi içinde azalan, onu başka bir hayat yapmaya çalıştığında ise onun slikonlu ve botoxlu bir uvertür şarkıcıya benzemeye başladığını görüp hayatından soğuyan insanların durduğu, durmak zorunda olduğu eşikte karşılaşıyor Bob ve Charlotte. Ama bu yakınlaşma, tıpkı gerçek hayatın içinde olan şeyler gibi, ne o, ne de bu türde; ne tümüyle arkadaşlık, ne tümüyle dostluk kıvamında. Yalnızlıkların üçüncü hali gibi, hem seçilen hem de gidilecek istikametin bilinmediği üçüncü halden bir yakınlaşma türü bu. Aralarında kolay eritilemeyecek yılların ve birikimlerin bulunduğu bu iki insanın; biri standart insan ölçülerine göre son derece başarılı ve zengin, diğeri eşinin peşinde sürüklenmekte olan bir aylak; benzer konularda nasıl aynı mevzilerde olabileceğini izliyorsunuz içiniz burkularak. Söz konusu olan hayatının iplerini kaçırmak ya da hiçbir zaman tutamamış olmak olduğunda genel geçer ölçülerin nasıl çuvallayacağını anlatıyor bu ortak mevzii. Elli yaşındaki Bob’un küçücük bir kıza kasıla kasıla vereceği hiçbir öğüt yok; o küçük kadın da ‘gençlik aşısı’ filan olmaktan çok uzakta; birini sevmenin yalnızlıktan boğulmak anlamına gelebilmesi gibi paradoksların, hayatta kendisi için ‘önemli’ olabilecek bir şey bulabilmenin zorluğunu sindirmeye çalışıyor. Bob ve Charlotte; İkisi de, hayatın çok farklı merhalelerinde sadece ‘duruyor’ olmanın sınavını vermekteler. Durmak, koşmaktan daha zor gerçekten.

Film, kelimelere dökmenin ve kategorize etmenin zor olduğu birtakım insanlık, yalnızlık ve ruhdaşlık hallerini anlatmaya soyunuyor. Lisan-ı hal üzre tercihi o kadar iddialı ki yönetmenin, final sekansında gözlerimizin önünde filmin en yoğun sekansının en temel dinamiğine ‘mahremiyet’ izafe ediyor; Bob’un Charlotte’un kulağına fısıldadığı o son sözcükleri duymamıza izin vermiyor. Kahramanlarının ne aşk ne de başka bir şey olan, ne başlamış ne de bitmiş olan karşılaşmalarını, aynı otelde kalan iki yabancının önemsiz ve turistik karşılaşması gibi algılamamıza izin vermediği gibi.”

Lost in Translation | Bir Konuşabilse… Yorumları

2 Yorum


8 − altı =

  • seda 1 Ağustos 2008 0:53

    çok hoş bi filmdi…dogaldı….

  • Shawn Brookshaw 29 Şubat 2012 0:16

    Asking questions are really nice thing if you are not understanding something completely, however this piece of writing presents fastidious understanding yet.

Film Türleri

Yapım Yılları

Film Festivalleri