"> ">

Güz Sancısı

- 21/02/2009
6,10(10 oy)

Ağlama, ağlarsan sihir bozulur…

Güz Sancısı filmi, 1942 yılında geçen ve Varlık Vergisi’ni konu alan 1999 yapımı Salkım Hanım’ın Taneleri’nin devamı niteliğinde, başarılı ve gerçeklere saygılı bir yapım. Filmde 1955 yılının 6-7 Eylül olayları ele alınıyor. Her iki film de Yılmaz Karakoyunlu’nun 1989 ve 1990 tarihli ödüllü romanlarına dayanıyor. İlk filmde Etyen Mahçupyan ve Tamer Baran’ın senaryosunu beyazperdeye aktaran Tomris Giritlioğlu, bu kez Etyen Mahçupyan ve Nilgün Öneş’le yola devam ediyor.

Filmin oyunculukları üst düzeyde. Filmin merkezinde Behçet rolündeki Murat Yıldırım var. Behçet, Antakya’nın zengin ve milliyetçi toprak ağası Kâmil Efendi’nin tek oğludur. İstanbul’da Hukuk Fakültesi’nde asistanlık yapmakta, milliyetçi çizgide yetiştirildiğinden Kıbrıs Türktür Cemiyeti’nde görev almaktadır.

Babasını genç yaşta kaybedip annesi tarafından terkedilen ve babaannesi tarafından büyütülüp fahişelik yaptırılan Rum Elena rolünde Beren Saatçi, genç komünist Suat rolünde Okan Yalabık, Behçet’in evleneceği kız Nemika rolünde Belçim Bilgin Erdoğan, Rum babaanne rolünde Zeliha Berksoy ve özellikle istihbaratçı polis rolünde ‘kara gömlek’ ile görünen İlker Aksum çok çok başarılı. Tuncel Kurtiz ise kendisine çok uygun bir rolde, kısa sürede izleyiciyi etkileyici bir performansla avcunun içine alıveriyor. Zuhal Olcay, Necmettin Çobanoğlu, Gazanfer Ündüz, Onur Saylak, Ruhi Sarı ve Emrah Elçiboğa gibi önemli oyuncuların çok küçük rolleri kabul etmeleri ise filme gönül desteğini göstermeleri bakımından hoş olmuş. Zuhal Olcay, Salkım Hanım’ın Taneleri’ndeki Nefise rolüyle çok kısa bir rol alıyor. Ama bu kısa rolü o kadar etkili oynuyor ki, 10 yıl önceki filmdeki fırsatçı, lüks düşkünü ve acımasız karakterini olduğu gibi hatırlamamızı sağlıyor. İlk filmle fiziksel bir bağ kurulmasını ve konunun devamlılık içerdiğinin hatırlanmasını sağladıkları için senaristleri tebrik etmek gerekir. Behçet’in istememesine rağmen kendine engel olamayarak Elena’yı gözetleme saplantısı, kızı sokakta ve pencerede izlemesinin, aslında kızın kendini izletmesinden ibaret olması, bir sahnede kızın oğlanı izlemesinin karşılıksız kalması, oğlanın kızın fahişe olduğunu bilmesine rağmen gerçeği gözüyle gördüğünde ayırdına varabilmesi gibi oyunlar, filmin aşk yoğun bölümlerinin ilgiyle izlenmesini sağlıyor. İki çok yakın arkadaş Suat ve Behçet’in birbirlerini çok sevmelerine karşın, Kıbrıs gibi önemli bir konuda zıt fikirlere sahip olmaları filmin gerilim unsurlarından birini oluşturuyor. Olayların içinde yuvarlanırlarken farkına varamıyorlar ama birbirlerine böylesine sevgi ve saygı duyan insanlar, ‘öteki’nin ne kadar yakında olabileceğini görme şansına da sahip olabiliyorlar. Bu da yakında olmayan ‘öteki’leri düşmanlaştırmak yerine, karşı fikirli olarak değerlendirmekle yetinmeyi kolaylaştırıyor. Olayların hazırlık aşamasında yapılan bir gösteri yürüyüşünde, Elena göstericileri dükkanın önünden geçerken gördüğünde, özellikle Behçet’i kalabalığın içinde görünce, safça ve fazla düşünmeden elleriyle pankartı indirmeye çalışarak insanları engellemeye kalkışır. Adeta çocukların aralarında bir anlaşmazlık olmuş da müdahale eder gibidir. Beklemediği bir şiddetle karşılaşınca dehşete düşer. İzleyici açıkça görür ki, kalabalık artık tek tek ikna edilebilecek insanlardan oluşmamaktadır. Beyinleri yıkanmış, karşılarında can düşmanları bulunduğuna inandırılmış bir kitle haline gelmişlerdir. Olaylar başladığında birçok Rum’un ve Ermeni’nin yüzünde büyük şaşkınlık okunuyor. Bu şaşkınlığın nedeni, onlara saldıranları düne kadar düşman olarak görmemeleridir. Kendilerinin de ne zaman, hangi nedenle onların düşmanları haline geldiklerini anlayamamışlardır. Yakın zamanda başlarına gelen Varlık Vergisi’ne rağmen. Çünkü komşuları, arkadaşları büyük çoğunlukla onlara kötü davranmıyordu. Filmde olaylar başlayınca farklı kesimlerden bazı Türklerin gayrimüslimleri korumak için gösterdikleri çaba, yine tarihi doğru yansıtmak adına çok olumlu. Mübadele ve Varlık Vergisi döneminde olduğu gibi, karar yine iktidar tarafından alınmış, husumet, kararların alınmasının ardından artmış, arttırılmıştı. Behçet, kendisini Suat’ı ihbar etmekle suçlayanlara ısrarla karşılık vermemekte, sessiz kalmaktadır. Çünkü Elena’nın babaannesinin tanımladığı gibi ‘hayata seyirci’ olması, aslında suç ortaklığından ibarettir. Filmin vurgulamak istediği en önemli unsurlardan biri de budur. Eski bürokrat Kenan (Hüseyin Avni Danyal), iktidarın kararlarının ve derin devlet yöntemlerinin tartışmasız uygulayıcısı olmasına ve bu yüzden biricik kızıyla arasının açılmasına bile aldırmamasına rağmen, olayların boyutunun tahmininin ötesine geçtiğini gördüğünde, iktidardan olayları bastırmak için destek ister. Destek yerine alaycı bir yaklaşımla karşılaştığında yaşadığı hayal kırıklığı, tarihimizin çeşitli dönemlerinde ve günümüzde benzeri hayal kırıklarının yaşandığı gerçeğine bir gönderme olarak okunabilir.

Evet, ‘Tarih Gelecek’tir, ama tarihten ders alınması durumunda aynı hataların yaşanmasına engel olunabilir. Filmin yararı tam da bu noktadadır. Ama filmin başarısı yalnız didaktik yönünde ve gerçeğe uygunluğunda değil. Film sanatsal olarak da çok başarılı. Başta olgunluk çağını yaşayan Tomris Giritlioğlu olmak üzere film ekibi çok özenli çalışmış, çok emek vermiş. Filmin sanat yönetimi, teknik, kostüm, dekor ve aksesuar açısından da başarılı olduğunu teslim etmek gerekir. Dünyada da tarih filmi çekmek zordur, ama bu zorluk 50 yıldan eski mekân seçiminde veya daha eski tarihli giysi veya eşya seçimi olarak görülür. Türkiye’de ve İstanbul özelinde ise 1980’e ait korunmuş bir mekan bulabilmek, eski tip bir faytona veya en azından bunun yapımcısına ulaşabilmek bile olanaksızdır. Bu şartlara ve büyük bütçe ayrılamamasına rağmen filmin bu sorunları başarıyla aştığı görülüyor. Filmin başlarındaki şirin Beyoğlu görüntüleri ve filmin sonundaki harap olmuş sokaklarla anlamlı bir tezat oluşturulmuş. Bugün artık İstanbul’da Rum şivesine rastlanmıyor. Herhalde herkes kabul eder, ülkemizin daha huzurlu olmadığı açık. Filmin sonunun izleyende yarattığı ciddi burukluk bile, filme harcanan emeğin yerini bulduğunu gösteriyor. Rumları, Ermenileri, Yahudileri, Süryanileri, hatta Karaman Türklerini ve daha nice Anadolu halkını kaçırdık durduk. Geriye ne kaldı? Acı anılar ve daha kötüsü, eğitilmemiş ve öğretilmemiş sonraki kuşaklarda ne olduğunun bile farkına varılamayan boşluklar. Müslüman-Rum mübadelesinde göçen (1912-13 mübadelesinde 1.100.000 ve 1922’den sonra 1.200.000 olmak üzere) 2.300.000 Rum’un içinde sanat ve zanaat sahiplerinin önemli bir payı vardı, onları kaybettik. Yerine gelen 600.000’i 1922’den sonra olmak üzere bir milyonun üzerinde Türk, Pomak, Boşnak ve Arnavut’un tamamına yakını tarım ve hayvancılıkla uğraşan insanlardı. Ne kentlilerin yeri dolabildi, ne tiyatrocuların, ne zanaatkarların, ne yeni oluşan sermayedarların.

Milliyet, kişinin aklını kullanarak seçtiği bir özellik değildir. Dolayısıyla kişinin milliyetiyle ilgili kültürünü istediği oranda yaşamak istemesi ne kadar doğalsa, milliyetiyle övünmesi, bu övünme ve üstün tutma çerçevesinde kurulan bir ideolojiyi özümsemesi hiç doğal değildir. Milliyet kişinin kendisine sorulmadan ve tamamen rastlantısal olarak içine doğduğu, çevresindekilerin bilerek veya bilmeyerek benimsettiği bir duygudur. Yalnız bu bile, insanın milliyeti nedeniyle kendini beğenmesini, doğuştan gelen herhangi bir özelliğin milliyetçilik yoluyla ayrımcılık yapmak için kullanılmasını mantıksız kılmalıdır. Ama bu kadar geç bir çağda öne çıkmış milliyetçilik hareketinin, halen ikinci yükselme dönemini sürdürmesi şanssızlıktır. Tabii şanssızlık derken, bu yükselişin sahipleri olan küresel yöneticilerin varlığı elbette gözardı edilemez.

Güz Sancısı Yorumları

Yorum Yok


× üç = 12

Güz Sancısı Filmi Detayları

isimli yazarın diğer yazıları

Film Türleri

Yapım Yılları

Film Festivalleri